Emrah Naki

Emrah Naki
Profesyonel Turist Rehberi
Şehrin Ortasında Bir Gizli Bahçe
Çiçekler açtı ve nihayet bahar geldi. İstanbul’da yaşayıp da yoğun iş temposundan fırsat bulanlar, ilkbaharın güneşli ve güzel yaşandığı bu kentte, genellikle boğazda küçük bir gezintiye çıkarlar. Geçen hafta sonu hava güzeldi ve ben de güneşli havadan nasibimi almak için attım kendimi sokağa. Öyle çoğunluğun yaptığı gibi ne boğazda ne de sahil şeridinde vakit geçirmeye niyetliydim. Çünkü yoğun iş temposundan kaçacağım derken, kaldırımda yürünmeyecek derecedeki bir İstanbul kalabalığının içine düşmem yüksek bir ihtimaldi. Fakat hava güzel ve güneşliyken, izin günümü riske atmaya niyetli olmadığımdan, evime de yakın olan Ihlamur Kasrı’na gitmeye karar verdim.
Ihlamur Kasrı, Nişantaşı’ndan Beşiktaş’a inerken, şimdilerde kentin ortasında kalmış gizli bir bahçedir. Alanı oldukça geniş olup içinde Maiyet ve Merasim adını taşıyan iki köşk bulunmaktadır. Burası ilk olarak III. Ahmet zamanında (1703-1736) sultanın kendisinin düzenlediği Hasbahçe olarak bilinmekteydi. Sultan Abdulmecit’in 1855’te baş mimar Nikoğos Balyan’a bu iki köşkü inşa ettirmesiyle birlikte niteliği değişmiştir. Yarım yüzyıllık Abdülmecit ve Abdülaziz dönemi Osmanlı mimarlığının seçmeci tavrını temsil etmekte olup kamu yapıları tümüyle Avrupa modellerinden esinlenmiştir. Avrupa’da beaux-arts geleneğinde yetişmiş olan azınlıklık mimarlarından Ermeni Nikoğos Balyan yine kendisi gibi mimar olan bir aileye mensuptur. Kapadokya’nın bir köyünden gelen bu Balyan ailesi saray mimarları olarak çok sayıda 19. yüzyıl yapısının müellifleridir. Ihlamur Köşkü’nün yanı sıra Aynılıkavak Köşkü, Nusretiye Cami, Selimiye Kışlası, Dolmabahçe Sarayı, Küçüksu Kasrı, Ortaköy Cami, Çırağan Sarayı, Gümüşsuyu Kışlası, Bezmialem Valide Sultan Cami, Çengelköy’deki Süvari Kışlası, Mekteb-i Harbiye ve başka birçok yapının mimarı Balyanlardır.
Maiyet Köşkü olarak adlandırılan bina günümüzde Ihlamur Kasrı olarak bilinmektedir. Dikdörtgen şekilde tasarlanmış olan yapı tek katlı ve kesme taş kullanılarak inşa edilmiştir. Merasim Köşkü’nün biraz daha ilerisinde bulunan Maiyet Köşkü ise çok daha sade ve iki katlı olarak yapılmıştır. Girişin orta kısmında bir hol ve merdivenlerle birlikte köşelerde 4 oda bulunmaktadır. Köşk bugünlerde kafe olarak hizmet vermekte olup bahçesinde bulunan masa ve sandalyeler yeşilin gölgesinde hoş bir dinlenme ortamı sunmaktadır. Nişantaşı ve Beşiktaş’ın merkezindeki kafelere oranla makul fiyatlara sahiptir. 1950’lerde Tanzimat Müzesi haline getirilen Ihlamur Kasrı şimdi Milli Saraylar Başkanlığı’nın elinde olup giriş ücretlidir. Havuzlu Ihlamur Mahalli, Muhabbet Bahçesi ve Hacı Hüseyin Bağı olmak üzere toplamda üç bölümden meydana gelen bir dinlenme ve gezi alanına sahiptir. Bahçesindeki havuzların etrafında bulunan aslan heykelleri 19. yüzyıl Osmanlı saraylarının karakteristik özelliğidir. Ayrıca ördeklerin yüzdüğü havuzlardan başka evcil tavşanlar ile tavus kuşlarına ev sahipliği yapan bu gizli bahçede, başta ıhlamur olmak üzere çeşit çeşit ağaç ve çiçek size dinlenmeniz için gerekli ortamı sunmaktadır.
Bu günlerde İstanbul şehrinin kalabalığından kaçmak birçok İstanbullunun arzusudur. Kentin büyümeye devam etmesiyle birlikte ne yazık ki yeşil alanlar her geçen gün azalmaktadır. Bu büyük şehirden birkaç günlüğüne uzaklaşıp yeşil alanların bulunduğu yerlere gitmek her İstanbullu için mümkün olmamaktadır. İşte etrafımızda bulunan kentin değerlerini tanıma ve görme fırsatı sunan güneşli bir ilkbahar gününde Ihlamur Kasrı’na yolunuz düşerse yanınızda çilek ve piknik örtüsü götürmeyi unutmayın. Serin çimlere örtüyü çıkartın tadını güneşin yerken çileğinizi. Afiyet olsun!

02/05/2017

Emrah NAKİ

Profesyonel Turist Rehberi

Topkapı Sarayı Yıkılıyor Mu?

1453’de İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, Bizans imparatorlarının eski saraylarının harabe halinde olduğunu görünce, yedi tepesi bulunan kentin üçüncü tepesinde (Beyazıt tepesi) kendisi için bir saray inşa ettirir. Altı yıl sonra ise Ayasofya Müzesi’nin arkasından kıyıya uzanan birinci tepede (Topkapı Sarayı Tepesi) bahçeleri olan yeni ve daha korunaklı bir ikametgâh yaratmaya başlar. Bu yeni sarayın yamaç tarafı, Haliç’ten Marmara’ya uzanan ve belli yerlerine burçlar yerleştirilmiş bir surla çevrilidir. Haliç yalısını Marmara denizinden ayıran burun, bugün Sarayburnu olarak bilinir. O sıralar, işte bu noktadaki surlarda, ne yazık ki günümüze kadar ulaşmamış olan bir taç kapı mevcuttur. Bu yapı surların ana deniz kapısı olup yanında bir topçu birliği olduğundan Topkapı adını alır. Kısa süre sonra Fatih’in “Dârü’s-saâdet” dediği yeni saray da aynı şekilde çağrılır. İnşasının ilk safhası 1465’de tamamlandıktan sonra Fatih tarafından asıl ikametgâh haline getirilir. Fakat padişahın hareminin Topkapı sarayına taşınması Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde gerçekleşir. Beyazıt tepesinde kalan saray artık Eski Saray adıyla anılmakta olup bundan sonra ölen sultanların eşlerinin meskeni olur.

Dördüncü avlu ve Harem dairesi hariç olmak üzere Topkapı Sarayı’nın günümüzde gördüğümüz halinin neredeyse bütün planı III. Murad (1574-1595) dönemine aittir. 1574, 1665 ve 1856’da çıkan çok ciddi yangınlarda sarayın birçok bölümünün tahrip olduğu arşiv kayıtlarında mevcuttur. Dört avludan oluşan Topkapı Sarayı’nın ilk üç ana avlusu esasen Fatih’in onlara verdiği düzenlemeyi koruduğu halde, ne yazık ki bu döneme ait binaların çoğu ya ortadan kalkmış ya da sonraki dönemlerde yeniden yapılmıştır. 1856 tarihine kadar padişahların ikametgâhı olarak kalan Topkapı Sarayı, Abdülmecit’in boğazın Avrupa kıyısında yaptırdığı Dolmabahçe Sarayı’na yerleşmesiyle o tarihten sonra ölen sultanların karıları ve uşaklarına hizmet vermiştir. Fakat 1909’da II. Abdülhamit’in tahtan indirilmesiyle harem resmen ilga edilir ve Topkapı Sarayı’nda oturan insanların çoğu burayı terk etmeye zorlanır. Öyle ki 1924 tarihinde Atatürk tarafından müzeye çevrilinceye kadar kullanılmaz. Bu tarihten itibaren sürekli restorasyona tabi tutulan Topkapı Sarayı’nda yeni odalar halka açılmış olup kutsal emanetlerden, Osmanlı sultanlarına ait paha biçilmez değerdeki binlerce obje buralarda sergilenmektedir.

Gelgelelim Topkapı Sarayı yıkılıyor söylentisine; üçüncü avluda bulunan hazine bölümünün sergilendiği Fatih Köşkünün yıkılma tehdidi ile baş başa kaldığı basında çıkan haberlerden zaten bilinmektedir. Sanırım durum çok daha ciddi ki, bununla ilgili devletin birimleri 80.000 m² alana sahip sarayla ilgili kapsamlı bir rapor hazırlamışlardır. 27 Nisan 2016 tarihinde, Kültür Varlıkları Müzeler Genel Müdürlüğü, İstanbul Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü, İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü ve akademisyenlerden oluşturulan Danışmanlık Kurulu katılımıyla yapılan çalışmaların sonucunda ortaya çıkan raporda: “Hazine bölümündeki çatlakların, çatlak boyutlarını aşan yarık ve ayrık olarak tabir edilecek düzeye geldiği tespit edilmiştir. Metodolojik sıralamada, sorunun tespitine yönelik zeminsel etkilerin daha ağır bastığı, yakın zamanda da bölgede oluşan istinat duvarlarındaki yıkılmaların zemin kaynaklı olduğu görüşü kabul edilmiştir… ” denilmektedir.

            Söylentiler inşaatı tamamlanan Avrasya tüneli çalışmalarını, Hazine bölümündeki çatlakların, çatlak boyutlarını aşan yarık ve ayrıkların esas sebebi olarak hedef tahtasına koymuştur. Sebebi ne olursa olsun Topkapı sarayının yıkılma tehdidi altında olduğu açıktır. İspanya’nın Granada şehrinde bulunan El Hamra Sarayı kadar eski olmasa da Hollywood filmlerine konu olarak dünyada nam salan Topkapı Sarayı’nın mevcut haliyle gelecek nesillere miras kalıp kalmayacağı son gelişmelerden sonra muammadır. Yanlış turizm programlarının sarayın bu geçirdiği yıkılma tehlikesine katkı sağladığı su götürmez. İspanyollar El Hamra Sarayı’nı korumak için günlük ziyaretçi sayısını 7.500 ile sınırlamışlardır. Bu sayıyı aşan turist sayısının sarayın anıtsal yapısına zarar vereceği kanısındadırlar. Hatta El Hamra Sarayı’nı gezebilmek için acentalar aylar öncesinden bilet rezervasyonu yapmaktadırlar. Bizde ise böyle bir sınırlama olmayıp yüksek turizm sezonunda bu sayı kat be kat aşılmaktadır. Öyle ki, Topkapı Sarayı’nın önünde hoş olmayan uzun kuyruklar olmakla birlikte, uzun bekleyişler sonrasında girmeyi başaran ziyaretçiler yapılan geziden hiçbir verim alamamaktadırlar. Özellikle paha biçilmez değerdeki Kaşıkçı elmasının bulunduğu kısımda yaşanan izdihamın yaşanan çatlaklara katkı sağladığı ortadadır. Daha fazla turist girdisi sağlanacak diye acentaları memnun etmek adına tarihin katledilmesine seyirci kalınmamalıdır. Bir an önce İspanya gibi önde gelen Turizm ülkelerinin politikaları örnek alınıp benzer uygulamaların hayata geçirilmesi şarttır. Unutmamalıdır ki, kültür varlıklarımız çocuklarımıza bırakabileceğimiz en güzel mirastır.         

 

 

 

24/04/2017

Emrah Naki

Profesyonel Turist Rehberi      

 

57. Alay Vefa Yürüyüşü ve Milli Şuur

Rivayet edilir ki, eğitim sistemimizi incelemek üzere davetli olarak ülkemize gelen eğitim alanında uzman bir Japon heyeti, zamanın Milli Eğitim bakanı Vehbi Dinçerler ile birlikte başbakan Turgut Özal’ın huzuruna çıkarlar. Lafı uzatmadan derler ki: “Gençlerinizde milli şuur eksik!” Etraftakileri şaşkınlığa çeviren bu gözlemden sonra eklerler: Biz, Japon eğitim sistemine şok tedavi ile başlarız. Çocuklarımızı neredeyse uçak kadar hızlı trenlere bindirip çok katlı yollardan geçiririz. En üstün teknoloji ve robotlarla çalışan dev fabrikaları gezdiririz. Bu muazzam teknoloji karşında başı dönen çocuklarımıza, bu üstün teknolojiyi atalarının yaptığını, çok çalıştıkları takdirde daha modern fabrikalar kurarak daha üstün bir teknolojinin ortaya çıkmasında gelecek kuşaklara önderlik edebileceklerini söyleriz. Bu geziden sonra ikinci kısma geçerek İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombası kullanarak düşmanın harap ettiği Hiroşima ve Nagazaki’yi gezdiririz. Bu manzara karşısında, birlik ve beraberlik içinde çalışmadıkları takdirde gelecekte düşmanların yine böyle yakıp yıkacağını ve kendilerine yaşanmaz bir ülke bırakacaklarını, çalışırsa güçlü olacaklarını, düşmanlarının bir daha saldırmaya cesaret edemeyeceklerini, böylece vatanın ve milletin onurunu yükselteceklerini, dünyadaki tüm devletlerin ülkelerine saygı duyacağını söyleriz. Bu örneklerle Japon gençliğine milli bir şuur kazandırmaya çalışan Japon sistemi ile ilgili olarak Türk heyetinde bulunanlardan biri: “Bizim Hiroşima ve Nagazaki’miz yoktur ki…” deme gafletinde bulunur. Milli şuurdan yoksun bu ifade karşısında Japon misafir tebessüm ederek “Çanakkale’niz var” der.

Yanı başımızda kefensiz yatan dedelerimizin bulunduğu Çanakkale şehitliğini acaba bu güne kadar kaç Türk çocuğu gezdi? Sorulması gereken asıl budur sanırım. Öyle ki, 1915’de İngilizler tarafından Osmanlı devletine karşı Çanakkale cephesinde savaştırılmak üzere yurtlarından koparılarak getirilen ve muharebede hayatını kaybeden Anzakların torunları Avusturalyalılar ve Yeni Zelandalılar her yıl 25 Nisan’da atalarını anmak üzere akın akın ülkemize gelirlerken, bizde ise ne kadarımız milli bir şuurla ziyaret etmektedir Çanakkale’yi? Okullarında Çanakkale muharebesini anlatarak yeni nesillere milli şuur aşılayan Avusturalya ve Yeni Zelanda hükümetleri, 25 Nisan tarihinde anma törenlerine katılmak isteyen vatandaşlarının yoğun talebiyle karşılaşmaktadırlar. Bu aşırı ilgi karşısında kota koymak zorunda kalan bu devletler, aynı tarihlerdeki ziyaretçi sayısını 10 bin civarında bir rakamla sınırlamaktadırlar. Kıtalar aşarak 25 Nisan’da Çanakkale’de buluşmak üzere ülkemize gelen Anzakların torunları, milli birlik ve beraberlik ruhuyla dedelerinin şehitliğinde dua edip kendi inançlarından ilahiler söylemektedirler. Bu sırada Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu yüce sözünü anmaktan imtina etmemektedirler: “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.”

Ya biz? Çocuklarımız? Her işittiğimizde, her okuduğumuzda ulu önder Atatürk’ün bu dizelerini nasıl bir duyguya kapılıyoruz? Mesela idrak ediyor muyuz bu sözlerin içinde barındırdığı barışın zaruri önemini, hem yurtta, hem cihanda? Ya da Japon heyeti hikâyesinde olduğu gibi kavrıyor muyuz bağımsızlığın, milli birliğin ve beraberliğin temel unsuru olan milli şuura sahip olmaksızın kavuşamayacağımızı huzura? Demem o ki, haysiyetli, çalışkan ve üretken nesiller yetiştirmenin milli şuurdan geçtiğini tekrarlamaktan ibarettir sözlerim. Bu noktada Gelibolu yarımadasında bulunan Çanakkale şehitliği büyük önem taşmaktadır. Okullarda bu bölgeye yapılan gezilerin teşvik edilmesi ve finansal olarak devlet tarafından bir kısmının desteklenmesi gereklidir.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da 24-25 Nisan tarihlerinde 57. Alay Vefa Yürüyüşü programı çerçevesinde Türkiye’nin tüm illerinde çeşitli etkinlikler düzenlenecektir. Çanakkale’de ise başta izci grupları olmak üzere her seviyedeki öğrencilerin katılımıyla 57. Alay Yürüyüşü yapılacaktır. Çanakkale Savaşları sırasında 19 Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in, 25 Nisan 1915 sabahı düşmanın çıkartma yaptığı haberini alınca savaşların kahraman birliği 57. Alayı Conkbayırı’na göndermesiyle başlayan ve tarihe, “Size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum” sözleriyle geçen o gün muhaberenin kaderini Türkler lehine kökünden değiştirmiştir. Milli şuur yaratması açısından sembolik değeri fazla olan bu günün anısına yapılan yürüyüşe bu yıl katılımın fazla olması en büyük dileğimdir. Unutmamalıdır ki, tarihini bilmeyen toplumların istikballeri çizmeleri söz konusu değildir. Çocuklarınızda milli şuur kazandırmanız dileğiyle!

 

 

 

 

 

17/04/2017

Emrah NAKİ

Profesyonel Turist Rehberi

https://twitter.com/emrahnaki

Anadolu Kadınının Damarlarında Amazon Kanı Akıyor

 

            Anadolu’nun kuzeydoğusu Antik Çağ’da Amazonlar adı ile bilinen savaşçı kadınlara ev sahipliği yapmıştır. Samsun yöresinde Karaorman’dan doğan Terme Çayı (antik ismiyle Thermodon Nehri)’nın Karadeniz’e döküldüğü noktada kurulmuş olan Themiskyra kenti Amazonların başkentidir. Başlangıçta Hitit İmparatorluğu’nun göbeğinde bulunan bu bölge Hellenistik ve Roma Çağlarında Pontos olarak adlandırılmıştır.

İlk topluluklar, erkeklerin değil anaların ve kadınların egemen olduğu anaerkil düzene sahiptirler. Yani dünyanın insan ayağı basmış tüm bölgelerindeki toplumsal yapı ilk topluluklarda anaerkildir. Sonradan anaerkil düzenin yerini babaerkil toplum düzeni almış olsa da izleri günümüzde hala gözlemlenebilir. Örneğin, cenaze namazlarında anaların adlarının anılıp babalarınınkinin anılmamasının bu anaerkil zamandan kaldığını iddia edenler vardır. Yaklaşık MÖ 1200’lerde dünyanın birçok bölgesi tedricen babaerkil düzene geçen topluluklara ev sahipliği yapmaya başlamıştır. Yine o tarihlerde Kibele adlı ana tanrıça kültünün egemen olduğu Anadolu’da ise Amazonlar erkeğe egemenliği vermeye hiç niyetli değildirler. Çok iyi at binen Amazonlar cesur ve kuvvetlidirler. Savaşlarda labris denen iki yanı keser kısa savaş baltalarından başka ok, yay, kargı ve mızrak kullanırlar. Antik metinlerde büyük efsanevi kahramanlara denk savaşçılar olarak betimlenmektedirler.

Amazonların bu sıra dışı nitelikleri efsanelere konu olmuştur. Halikarnas Balıkçısı mahlaslı Musa Cevat Şakir, “Anadolu Efsaneleri” adlı kitabında bunlara değinir. Bu efsanelerin birinde, sözde bir zamanlar Amazonların erkekleri kaçırıp köle olarak kullanırlarmış. Ne var ki, yurtlarına gelen bir yolcudan bu erkekler Zeus adında bir baba tanrının peyda olduğunu öğrenmişler. Bu baba tanrı hakkında dinledikleri karşısında böbürlenen bu köle erkekler, “Biz, babayız, asıl tohum bizde, kadınlar ise tarladan ibaret” diye ana tanrıça Kibele’nin zararına başkaldırmışlar. Gizlice toplanan Amazonlar, egemenliklerini gerekirse silahla korumakta karar kılmışlar. Öyle ki, şımarık erkeklerin erginliğe varmış olanlarını kılıçtan geçirip üreme organlarını kesmişler ve ana tanrıçaya sunmuşlar. Sonrasında yurtlarına erkeklerin girmesini yasaklamışlar.

Savaştaki çığlıkları düşmanlarının kanını donduran Amazonlar, Yunan mitolojisine göre, göklerin, şimşeklerin ve gök gürültülerinin tanrısı ve en güçlü baba tanrı olan Zeus ile perilerin en barışseveri olan uyum tanrıçası Harmonia’dan olmadırlar. Tarihçi Herodotos’un kitabında da geçen Amazonların, Yunan kaynaklarında İskit iline, Trakya’ya, Suriye’ye, Arabistan’a, Mısır’a akınlar yaptıklarından bahsedilir. Helen efsanelerinde Antalya ile Muğla illerini kapsayan Likya’yı ele geçirdikleri ve Frigya’ya saldırdıkları anlatılır. Smyrna (İzmir) ve Efes’i Amazonların kurduğundan yine bu efsanelerde değinilir. Hatta hazinesi dillere destan Troya kralı Priamos’a başlarda çok sıkıntı çektirmelerine rağmen, yine de Yunanistan kökenli Akhalara karşı MÖ 1200’lerdeki savaşta Troya’nın yanında yer aldıkları bilinir.

MÖ 13. yüzyılda Tunç Çağı’nın sonlarında deniz kavimlerinin Anadolu’yu istila etmesiyle birlikte ana tanrıça kültünün yerini tedricen baba tanrı kültü almıştır. Böylelikle babaerkil düzenin köklü bir şekilde yerleşmeye başladığını söyleyebiliriz. Bu tarihten sonra Amazonların artık sadece efsanelerde varlığını sürdürmeye devam ettiği görülmektedir. Her ne kadar bu efsaneler arkaik döneme ait olsa da, Amazonlar tarih boyunca Anadolu’da başka kadın kimlikleriyle varlığını sürdürmektedirler. Bizanslı bir terim olan Anatolia’nın bu coğrafyaya sonradan gelen Türkler tarafından Anadolu olarak telaffuz edilmesi anaerkil toplumsal düzenin izlerinin yok olmadığını gösterir. En eski Osmanlı Devleti tarihi yazarı Aşık Paşazade’nin bahsettiği “Bacıyan-ı Rum”, yani Anadolu Kadınlar Birliği bunun en iyi örneğidir. Bacı abla, kız kadeş, Rum ise Anadolu anlamına gelmektedir. 13. yüzyılın ilk yarısında Ahiliğin kurucu olarak kabul edilen Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı, dünyanın ilk kadın teşkilatı olan Bacıyan-ı Rum’u meydana getirmiştir. Mesleki, teknik ve gerekse ahlaki konularda eğitim ihtiyacının karşılandığı bu teşkilata ait sanayi sitesinde kadınlar, çoğunlukla çadırcılık, Keçecilik, nakışçılık, örgü, kilim ve halı dokumacılığı, ipek ve pamuk ipliği üretimi gerçekleştirmişlerdir. Ayrıca kültürde, sanatta, edebiyatta, sosyal ve ekonomik alanlarda kalkınıp yurtlarının gelişimini sağlamak için teşkilatlanmışlardır. O tarihlerde böyle bir kadınlar örgütünün kurulmuş olması özellikle Batılı araştırmacılar tarafından hayretle karşılanmıştır. Bunlardan biri olan Alman Franz Taeshner Türk kadınının böyle bir sivil toplum örgütü kuracak kadar bilinçlenmesine akıl sır erdiremez. Yetim ve kimsesiz genç kızları himayesine alan Bacıyan-ı Rum teşkilatında kadınlar, gerektiğinde düşmanlara karşı vatan savunmasında eşlerinin yanında organize olarak mücadele etmekte tereddüt etmemişlerdir. Savaşlarda gösterdikleri büyük cesaret, Amazon ruhunun Anadolu kadınında devam ettiğini kanıtlamıştır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, “Dünya’da hiçbir milletin kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez” sözleriyle Anadolu kadınının Kurtuluş Savaşı’ndaki kahramanlık öyküsüne atıfta bulunmaktadır. Nene Hatun, Halide Onbaşı (Halide Edip Adıvar), Nezahat Onbaşı, Şerife Bacı, Erzurumlu Kara Fatma(Fatma Seher Erden), Halime Çavuş (Kocabıyık), Hafız Selman İzbeli, Gördesli Makbule Hanım, Çete Emir Ayşe, Tayyar Rahmiye, Tarsuslu Kara Fatma (Adile Onbaşı), Kılavuz Ayşe, Saime Hanım, Yirik Fatma, Naciye Hanım, Faika Hakkı, Sultan Hanım, Süreyya Sülün Hanım, Nazife Kadın, Domaniçli Habibe, Satı Çırpan, Bitlis Defterdarının Hanımı ve daha nice isimsiz kadın Kurtuluş Savaşı kahramanı tarihe isimlerine şerefle yazdırmışlardır. Öyle ki, Göstermiş oldukları cesaret ve kuvvet Baciyan-ı Rum’un soyundan geldiklerini, bir şekilde kanlarına ve ruhlarına Amazon kanı karıştığını bize kanıtlamaktadır. Bu topraklarda Amazonlar bitmez!

 

 

 

10/04/2017

Emrah Naki

Profesyonel Turist Rehberi

Tuttuğu Altın Olan Kralın Kenti Ankara

Bahçeleri güllerle dolu olarak tasvir edilen Midas’ın Yunan mitolojisindeki namı tuttuğu altın olan kraldır. Bir gün şarap tanrısı Dionysos’un maiyetindeki bir satir olan Silenos (Silenos ihtiyar satirlere verilen genel bir ad olup çok akıllı bir müzik ustasıdır.) şarabı fazla kaçırıp Midas’ın gülleri arasında sızar. Oradan geçen köylüler tarafından bulunup alay olsun diye gerdanına çiçekten çelenk takılarak Kral Midas’a götürülür. Fakat Kral tarafından o gün çok iyi ağırlanan Silenos, ertesi gün tanrı Dionysos’a geri teslim edilir. Bundan çok memnun kalan Dionysos, Kral Midas’a “Dile ne dilersen” der. O da her tuttuğunun altın olmasını ister. Dionysos bu isteği yerine getirir getirmesine fakat her tuttuğu altın olan kralın yemek yerken ağzına götürdüğü her lokma da altın olmaya başlar. Neredeyse açlıktan ölmek üzere olan Midas, şarap tanrısından bu isteği geri almasını ister. Dionysos Midas’a Paktalos ırmağında (Manisa’daki Tabak çayı) yıkanmasını söyler ve nihayet kral başta büyük bir nimet sandığı bu beladan kurtulur.

İşte Bizanslı tarihçi Pausanias’a göre Ankara’nın kurucusu bu her tuttuğu altın olan Kral Midas’tır. Frigya’nın ünlü Kralı Gordios’un oğludur. Bir gün Goridos, oğlu Midas’a bir gece rüyasında duyduğu ilahi bir sesin kendisine gemi çapasını bulduğu yerde bir kent kurmasını emrettiği söyler. Babasının dediği gibi yapan Midas, Kral olduğunda gerçekten Ankara kalesinin bulunduğu tepelerde sözü edilen çapayı bulur ve kenti kurar. Denizi olmayan kente gemi çapası anlamına gelen “Anker” adını verir. Bugün Kral Midas’ın mezarının Ankara merkeze 94 km. uzaklıktaki Gordiyon tümülüsünde bulunduğu düşünülmektedir. Fakat tümülüste bulunan kemikler alınıp Anadolu Medeniyetleri Müzesine götürülmüştür.

Ankara sınırları içinde bulunan Gordiyon ismini Frigya kralı ve Midas’ın babası Gordios’tan alır. Kral olmadan önce bir çiftçi olan Gordios’un Frigya kralı olması tamamen bir tesadüftür. Efsaneye göre, kentin kâhini, o kentin kralının şehir meydanına bir yük arabasıyla geleceğini söyler. Beklenmedik bir şekilde kral olan Gordios yük arabasını tapınağa götürüp armağan eder. Bu arabanın okunu boyunduruğuna bağlayan ip öylesine kördüğüm olmuştur ki, bunu açacak adamın Asya kıtasına hâkim olacağı efsanesi yayılır. MÖ 330’larda Gordion’dan geçen Büyük İskender kördüğümü açmaya çalışır, açamayınca kılıcını çekip kördüğümü keser. Sonrasında Mekadonya’dan Asya’ya kadar uzanan topraklara hâkim bir imparatorluğun komutanı olarak tarihe ismini yazdırır.

Ankara adının kökeniyle ilgili diğer kaynaklar ve efsanelerden biri de Bizanslı Stephanos Byzantios’un coğrafya sözlüğünde geçer. Bu sözlükteki Mısırlı rahip ve bilgin Apollonius’un kentin kuruluşu ile ilgili anlatısı şöyledir: Keltik Galatlar bölgeye geldikleri sırada Pontus Kralı Mitridates Ariyabarzanes ile bir olup Anadolu’yu tehdit eden Mısırlılara karşı savaşıp onları denize sürerler. Kazanılan zafer karşılığında Galatlara kent kurmaları için yer gösterilir. Zaferin sembolü olarak kurulan kente gemi çapası anlamındaki Yunanca Anküra, Lâtince Ancyra (Ankira) adı verilir. Başka bir efsanede ise Nuh’un gemisinin çapasının büyük tufan sırasında buraya düştüğü ve yüzyıllar sonra bulunan çapanın yerinde Ankara’nın kurulduğu söylenir.

Selçuklular döneminde kente Engürü denmiştir. Çünkü Selçuklular önderliğindeki Türklerin Anadolu’ya geldiği sıralarda Ankara ve çevresi bağlarla dolu olup kentin yeni adı Farsça üzüm anlamına gelen Engür’den türemiştir. Ankara bugün de bağları ile ünlü olup şarap üretimiyle Kalecik bölgesi Kalecik Karası markasıyla dünyada şöhret kazanmıştır. Batılı kaynaklarda Angora, 17. yüzyıldan itibaren ise Osmanlı Devleti’nde Ankara olarak geçen kent, halk arasında Angara olarak telaffuz edilir. 23 Nisan 1920’de ilk meclisin Ankara’da toplanmasıyla birlikte Milli mücadele ile yeniden doğan kent, Kurtuluş savaşının sembolü olmuştur. Cumhuriyet’in ilanından önce 13 Ekim 1923 tarihinde başkent yapılmıştır.

5 buçuk milyona yaklaşan nüfusuyla İstanbul’dan sonra ikinci büyük kentin en önemli simgeleri şüphesiz Angora kedisi, keçisi ve tavşanıdır. Keçi ve tavşanın tiftik ve yününden tekstil sanayisinde faydalanıldığından Ankara ekonomisine büyük katkı sağlamaktadır. Cumhurbaşkanlığı, Millet Meclisi, bakanlıklar ve kuvvet komutanlıkları binalarının bulunması sebebiyle genellikle memur kenti olarak bilinen Ankara, son yıllarda hızla sanayileşmiştir. Örneğin Ortadoğu Ticaret ve Sanayi Merkezi OSTİM, Türkiye’nin en büyük küçük ve orta boy sanayi üretim alanıdır. Ankara gelişmiş bir metro ulaşım ağına sahip olup alt yapısıyla gelişmiş bir Avrupa kentinden farksızdır.

Eğitim alanında Ankara, Ortadoğu Teknik, Hacettepe, Gazi, Bilkent, Başkent, Atılım Üniversiteleri ve Harp Okulunu bünyesinde barındıran Ankara eğitim alanında en önde gelen şehrimizdir. Kültür alanında Avrupa ile baş edebilecek opera ve tiyatro gibi sanat merkezlerine sahiptir. Ankara Üniversitesi bünyesinde bulunan ve mimari bir şaheser olan Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi (DTCF), Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kültürel ilerlemenin öncüsü olmuştur.

Kentin tarihi dokusu Ankara kalesi civarında bulunmaktadır. Kale’de bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi 1997’de Avrupa’da yılın müzesi ödülüne layık görülmüş olup Anadolu Uygarlıklarına ait arkeolojik eserler görülmesi gerekenlerin başında gelir. Ankara Kalesi içerisinde Akkale, Alaaddin Camii ve eski Ankara evleri görülebilir. Surlardan panoramik Ankara manzarası izlenebilmekle birlikte Atpazarı Meydanı’ndan Çengel Han’ın hemen yanında aşağıya inen Koyunpazarı Sokak’taki Ahi Elvan Camii ve hemen karşısındaki Can Sokak üzerinde bulunan Arslanhane Camii ziyaret edilebilir. Bu bölge Samanpazarı olarak bilinip bir çok antika eşya satan dükkan ile halı, kilim ve bakır dükkanları turistlerin ilgilini çekmektedir. Anafartalar Caddesi’nin yakınlarında bulunan St. Clement Kilisesi’nin yanı sıra yakınlardaki Roma Tiyatrosu görülebilir. Ulus meydanı yakınlarındaki Hacı Bayram Veli Meydanı’na çıkılarak Augustus Tapınağı ve Hacı Bayram Camii mutlaka görülmelidir. Ulus bölgesinde Kurtuluş Savaşı Müzesi, Eski Türkiye Millet Meclisi, Ankara Palas’ı ziyaret eden gezginler tarihi Ankara ziyaretini tamamlamış olurlar. Son olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün kabirlerinin bulunduğu Anıtkabir’i ziyaret ederek Ankara gezisini tamamları bir yurttaşlık görevidir. Türkiye’nin kalbine mutlu bir gezi gerçekleştirmeniz dileğiyle!

 

03/04/2017

Emrah Naki

Profesyonel Turist Rehberi

 

Anadolu’nun İlk Başkenti Hattuşa

28 Temmuz 1834’de Fransız mimar, arkeolog ve gezgin Charles Texier’in kalıntılarını bulduğu Hattuşa örenyeri, Çorum’un Sungurlu ilçesinin güneydoğusunda Boğazkale ilçesinin 4 km. doğusunda yer almaktadır. Hattuşa’nın UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine girmesi son yıllarda Çorum ilinin turizmini olumlu etkilemiştir. Çorum Bronz Çağı’nda Mısır kadar önemli diğer bir medeniyet olan Hattuşa merkezli Hitit Devleti’ne ev sahipliği yapmış bir ilimizdir. Biz Türkler için, Doğa ve Kültürel zenginliğiyle Turist çeken Orta Karadeniz’e ait Çorum’da, Hattuşa gibi bir kültür mirasını görmemek şüphesiz büyük bir kayıp olacaktır. Son zamanlarda çoğunlukla Japon ve Batılıların başını çektiği turist grupları tarafından gezilen Hattuşa, bağlı bulunduğu Çorum ilinin internette dünyanın merkezi olarak ilan edilmesiyle tekrar popüler olmuştur. 1986 yılında UNESCO Kültür Mirası Listesi’ne dâhil edilen Hitit başkenti Hattuşa, Venedik, Toledo, Kudüs, Şam, Roma, Kartaca, Lübeck, Versay, Teotihuacan ve Machu Picchu gibi ünlü şehirler arasında yer almaktadır.

19 yüzyılda bölgeye gelen çeşitli Avrupalı gezginler Hattuşa’da çizimler ve ufak çaplı kazılar yapmışlardır. Yine bir Avrupalı gezgin ve arkeolog Jules Delbet, Dönemin yeni icadı fotoğraf makinesini kullanarak 1861’de Hattuşa’da Hitit kaya tapınağı Yazılıkaya’da bulunan birkaç kabartmanın fotoğrafını çekmiştir. Mevcut fotoğraflar çeşitli araştırmacılar arasında elden elde gezmesine rağmen hiçbiri Hititlerle ilgili bu kabartmaları yorumlamayı başaramamıştır. Çünkü Hititler o tarihlerde neredeyse hiç tanınmamaktadır. Hititlerin kökeni az sayıdaki bulgu sebebiyle tam olarak bilinememektedir. Hint-Avrupa dil grubuna ait bir lisan kullanan Hititlerin MÖ 1650’lerde Kafkaslar üzerinden İç Anadolu’ya göç etmiş oldukları düşünülür. Dalga dalga Anadolu’ya geldikleri sırada yerleştikleri topraklar üzerinde hüküm süren Hatti halkıyla karışmışlardır. Hititler, Hattilerden ülkenin adı olarak “Hatti ülkesi” adını almakla birlikte, dillerini ise Kaniş/Neşa şehrinden esinlenerek Nesice olarak adlandırmışlardır. Çivi yazısı kullanan Hititlerin resmi yazışmaları, antlaşmaları, yasaları, kült kuralları, kehanetleri ve Eski Doğu edebiyatı üzerine pek çok verisi çivi yazılı kil tabletler şeklinde bize ulaşmıştır. Hitit başkenti Hattuşa’nın kazıları 1906’dan beri sürmektedir. Günümüze 30.000’den fazla kil tablet ulaşmıştır.

Hitit krallığı MÖ 1650-1620 tarihlerinde hüküm süren Büyük Kral I. Hattuşili’nin İç Anadolu’da giriştiği fetihlerle Torosları aşarak güneye, kuzey Suriye’ye kadar genişleyerek büyük bir devlet halini almıştır. Fetihlerin amacı Suriye’deki şehir devletlerini devreden çıkartmak ve Mezopotamya’daki ticaret yollarını kontrol etmektir. Hititler Halep’i ele geçirildikten sonra Hattuşa’dan kuş uçuşu 1200 km. olan Babil’e ilerleyerek burada Hammurabi hanedanlığını tarihten silmişlerdir. İlerleyen yıllarda Hitit gücü iniş ve çıkışlar yaşasa da, 1344’de tahta çıkan I. Şupiluliuma ile birlikte o sıralar iyice zayıflamış ve küçülmüş vaziyette olan imparatorluk yeniden eski boyutlarına ulaşmayı başarmıştır. Öyle ki, artık Suriye’deki Hitit bölgesi doğrudan doğruya Mısır devletinin kuzey eyaletine sınır olmuştur. Kaçınılmaz olarak bu durum ticaret yollarını elinde bulundurmak isteyen iki süper güç arasında savaşların başlamasına neden olacaktır. Netice firavun II. Ramses komutasındaki Mısır ve kral II. Mutavalli komutasındaki Hitit orduları, 1274’de Asi ırmağı (Orontes) kıyısındaki meşhur Kadeş Savaşı’nda karşı karşıya gelirler. Savaşın kazananının bugün bile anlaşılamadığı bir durum söz konusudur. Fakat iki ülke arasında, tarihteki yazılı ilk antlaşma olarak kaydedilen bir barış ifa edilir. Antlaşma metninin Hattuşa’da bulunmuş olan kil tablet formundaki nüshasının büyütülmüş bir kopyası, Birleşmiş Milletlerin New York’taki binasında asılıdır.

Yaklaşık olarak 1200’lerde, özellikle kıyıya yakın ülkeler, Batı’dan gelen “Deniz Kavimleri” denilen korsanların saldırılarından olumsuz etkilenmişlerdir. İstikrarsızlık Anadolu’nun içlerine de sıçramış olup bu durum çok geçmeden Hitit devletinin yıkılışına sebep olmuştur. Hitit devletinin tarihten silinişiyle birlikte Anadolu Tunç çağları da sona ermiştir. Hitit devletinin yıkılışından sonra Hattuşa ise yavaş yavaş önemini kaybetmiştir. Bugün kazıları devam eden Hattuşa örenyeri’ndeki arkeolojik bulgular, ziyaretçilerine bozkırın ortasında eşsiz bir kültür sunmaktadır. Anadolu’nun tarihteki ilk başkenti olarak kabul edilmesi gerektiğini düşündüğüm Hattuşa’da yapılan kazılarda Hatti, Asur, Hitit, Frig, Galat, Roma ve Bizans olmak üzere 5 kültür katı ortaya çıkarılmıştır. Kalıntılar Aşağı Kent, Büyük Kale ( Kral Kalesi), Yazılıkaya’dan oluşmaktadır. Hattuşa kentini korumak için MÖ 14. yüzyıl sıralarında inşa edilen kerpiçten surların rekonstrüksiyonu ve Yazılıkaya’daki kabartmalar en kayda değer yapılar olarak öne çıkmaktadır.

“Geçmiş bilinmezse gelecek bilinmez. Geçmiş, modern bir devlet kurmada en iyi örnektir.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Baharın çiçeklerinin açmaya başladığı ve bozkırın rengarenk bir bitki örtüsüyle kaplandığı bu günlerde Hattuşa’ya bir gezi gerçekleştirmeniz dileğiyle…

About Ulaştırma Dünyası