Necmi Hatipoğlu

DEMOKRASİNİN GÜZELLİĞİ…

Geçtiğimiz haftalarda “demokrasi iyidir, demokrasi kötüdür” başlığıyla bir yazı kaleme almıştım. Merak edenler  www.ulastirmadunyasi.com adresinden yazıya ulaşıp içeriğine bakabilirler.

Yazdığım yazıda demokrasinin doğru işletilmezse nelere mâl olacağını, sakatlıklarının neler olduğunu anlatmaya çalışmış, sonunu da mecliste çıkan kavgaya ilişkin kanaatlerimi serdederek bitirmiştim.

Giriş kısmında sakın yanlış anlamayın demokrasi karşıtı değilim, tam tersine siyasal rejimlerin ve devletlerin demokrasiye idare edilmesine inananlardanım demeyi de ihmal etmemiştim.

Malûm bizim sektör Türkiye’nin aynasıdır. İçimizde sağcısı da solcusu da, milliyetçisi de muhafazakârı da vardır. Etnik kökene baktığınızda ise her renkten, her ırktan insanı rahatça bulabilirsiniz. Kaleme aldığım yazı çok doğal olarak belli bir kesimi rahatsız etmiş ve tepki olarak o arkadaşlarımız imza toplayarak beni bu yazımdan ötürü kınamışlar.

Mışlar diyorum çünkü kınama yazısından en son benim haberim oldu.

Bir yazar için en vahim durum nedir bilir misiniz?

Yanlış anlaşılmak…

Eğer yazınızı en sade biçimde yazmazsanız, okuma yazma bileninden iki üniversite bitirmişine kadar herkes okuduğunu anlamakta güçlük çekerse ve amacınızı anlayamamışsa, vay gelmiştir halinize…

Kabahat okuduğunu anlayamayanlarda değil, her okurunuzun aynı sonuca varabilmesini beceremediğiniz için sizdedir

Benimki de o hesap olmuş işte. Yani işin özü ben maksadımı anlatayım derken, aşıvermişim. Özellikle Kürt kökenli kardeşlerimiz bu yazıdan rahatsız olmuşlar ve imza toplayıp kınamaya kadar giden bir süreci çalıştırmışlar.

Milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyım, evvela bunu bir hatırlatayım. Ne Kürdün, ne Çerkesin, ne Lazın, ne Türk’ün milliyetçilik yapması doğru değildir bana göre. Bunu Çerkes kökenli bir Türk vatandaşı olan ve Atatürk’ün tarifindeki gibi “Ne Mutlu Türküm Diyene” diyebilen bir gazeteci olarak söylüyorum dikkatinizi çekerim!

Bütün bu gerçeklere rağmen, özellikle Doğu ve Güneydoğulu firmaların temsilcilerinin  imzasını taşıyan kınama mesajlarını saygıyla karşıladığımı da bilmenizi isterim. Yazdıklarımın bugün de arkasındayım. Yanlış bir şey yazdığımı, bölücülük, ayrımcılık, belli bir etnik kökeni aşağılama gibi gayretimin olmadığını o yazıyı okuyunca zaten anlayacaksınız. Ancak bu imzaları veren otobüsçü kardeşlerimiz herşeye rağmen  bir özrü fazlasıyla hak ediyorlar.

Zira bu işe önderlik eden ve benim bu yazı vesilesiyle tanışma fırsatı bulduğum iki insan, Can Diyarbakır’ın işletmecisi Sayın Nedim Genç ile Yeni Diyarbakır’ın işletmecisi Nihat Özmen Cuma günü ziyaretime geldiler. Onlar gibi yine Diyarbakırlı olan TOFED Genel Sekreteri Mevlüt İlgin’in odasında sohbet ettik. Karşımda son derece beyefendi, aklı başında, hayatı, dünyayı ve bu ülkenin realitelerini en az benim kadar, belki de benden daha fazla bilen iki insan vardı.

Yazı üzerinde çok konuşmadık, zaten konuşsak da sağlıklı bir neticeye ulaşmamız zordu. Bunun yerine yazdıklarımdan alınmış, üzülmüş bir kitleyi temsil edenler bir yanda, yazdıkları yanlış anlaşılmış bir yazar olarak bendeniz diğer yanda, bu ülkenin kavgayla değil, barışla ve kardeşlikle bir yere varabileceğine inanan insanlar olarak konuşmayı tercih ettik.

İyi de yaptık. Çünkü empati kuramaz, birbirimizi anlamak yerine kavga etmeyi tercih edersek, mecliste birbirine giren vekillerden ne farkımız olacaktı ki? Her Anadolu insanı gibi, yiğit, mert, korkusuzca doğru bildiklerini savunan iki farklı etnik kimliğe sahip insanlar olarak bize yakışan, birbirimizi anlamaktı.

Ben, onların şahsında, yazdıklarımı (yine benim maksadımı doğru ifade edememiş olmam yüzünden) yanlış anlayan ve üzülen, kırılan bütün arkadaşlarımdan özür diliyorum. Maksadım asla onları ötekileştirmek, aşağılamak veya hakaret etmek değildi. Zaten yazıdan da böyle bir sonuç çıkmıyor ama yine de maksadımızı aşan ifadeler olmuş ise onların anlayışına sığınıyorum.

Amacımız bir, hedefimiz de öyle…

Daha huzurlu, insanların hiç yüzünden ölüp gitmediği, herkesin çoluğuyla çocuğuyla geleceğe güvenle bakabildiği bir Türkiye’yi özleyen insanlar olarak kavgayı değil, barışı tesis etmek için daha çok çalışmalı ve birbirimizi anlamaya daha çok özen göstermeliyiz. Yoksa gemi batarsa şayet, bilin ki hep beraber boğuluruz…

Hatırlatma; Hatipoğlu korkmuş da bu yazıyı kaleme almış sanmayın sakın. Beni tanıyanlar deli fişek tarafımı iyi bilirler. Düne kadar asla böyle bir yazı yazma niyetim yoktu. Kavgayı değil diyaloğu seçerek, ziyaretime gelen Sevgili Genç ve Özmen’in duruşları ve söylemleri karşısında bu yazıyı kaleme aldım bilesiniz. Zaten Demokrasinin Güzelliği de burada değil mi?

 

09/05/2016

BİR BARDAK SUDA FIRTINA…

Hatırlarsınız, Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçilmiş Cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı ilk konuşmasında, resmen olmasa da artık fiilen başkanlık sistemine geçildiğini söylemiş ve elimi siyasetten çekmedim mesajı vermişti.

Kendisinden sonra partinin başına kimin geçeceğini yine kendisi belirlemiş ve Ak Parti’nin direksiyonuna Davutoğlu’nu oturtmuştu.

Milletimiz 7 Haziran’da da, 1 Kasım’da da tercihini Ak Parti’den yana kullandı fakat ilk seçimde olmasa da ikinci seçimde Erdoğan’ın adayı Davutoğlu’nu başbakanlık koltuğuna oturttu.

Yani Davutoğlu’na parti genel başkanlığını belki Erdoğan sundu ama onu başbakan yapan millet oldu. Sebebi Davutoğlu’nun o makamı hak ediyor olması değildir. Mesele Erdoğan’a inanma ve güvenme meselesidir.

Bana kalırsa, Davutoğlu’nu değil de Hatipoğlu’nu aday gösterse yine durum değişmeyecek ve bu kez başbakan seçilecek olan ben olacaktım.

Gülmeyin!

Beni ben olduğum için değil, güvendikleri, inandıkları Erdoğan aday gösterdiği için seçmiş olacaklardı.

Yani burada isme fazla takılmamak gerekiyor diye düşünenlerdenim.

Şimdi ülkede fiili bir başkanlık sistemi varken, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Başkanı varken, onu o koltuğa kimin oturttuğunu unutarak, çift başlı bir yönetim anlayışıyla hareket eden Davutoğlu’nun, görevini bırakmak zorunda kalmasını yadırgamanın bir alemi yok!

Başkan talimatı verecek, başbakan da uygulayacak! Bunun aksi söz konusu olursa ona başkanlık denmez. Dense dense iki başlı yönetim denir. Yani parlamenter sistem…

Bizim bildiğimiz Tayyip Erdoğan da bunu hazmedecek lider değil.

Ahmet Davutoğlu, ‘stratejik derinlik’ olarak ifade ettiği dış politika anlayışıyla, Abdullah Gül’ün inşa ettiği diplomatik ilişkilerin içine eden isimdir esasında.

İyi adamdır, iyi hocadır, iyi insandır… Asla bunun aksini iddia edemeyiz.

Lakin seni Ak Parti Genel Başkanlığı koltuğuna kimin oturttuğunu unutarak, beni millet seçti, o halde ben de bu koltuğun yüklediği sorumlulukların gereğini yaparım dersen, seni o koltuğa oturtan irade, oradan kaldırıp, yerine bir başkasını oturtmasını da bilir elbette.

Keşke bütün bunlar olmasaydı. Sadece paradan para kazanan spekülatörlerin işine yarayan bu durumun mimarı kuşkunuz olmasın Sayın Davutoğlu’dur.

Sen Paralelle mücadeleyi ciddiye almaz hatta onları dost edinirsen, fiili başkanlık sistemini resmi hale getirmeyip, kendi ifadesiyle demlemeye bırakırsan, dokunulmazlıkları TBMM Genel Kurul kararıyla kaldırmak varken Anayasa değişikliğiyle halletmeye çalışırsan, alaşağı olman kaçınılmaz olur elbette.

Bunlar bildiğimiz gerekçeler, bir de bilmediklerimiz, bilemediklerimiz var ki, onları ancak tarih bize söyleyecek.

Bugün olup bitenin özeti budur ve milletimiz yine bütün bu entrikalara prim vermeyecek, başbakanlık koltuğuna kim oturursa otursun aynı destek devam edecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.

Bu durumu kabullenemeyenler ise ellerini ovuşturarak, bir bardak suda fırtına koparmaya çalışıyorlar. Ülkede sanki bir politik kriz varmış gibi eyyamcılık eden Doğan Medyası ve onun türevleri de spekülatörlere hizmet etmeye devam ediyorlar.

Siz siz olun bu kirli oyunlara gelmeyin. Ülkenin geleceği aydınlıktır. Bizi raydan çıkarıp, tepetakla devirmek isteyen o kadar çok sevmeyenimiz var ki, bunlara prim vermeyip, işimize bakarsak, ne erken seçim olur, ne de ülkede bir kriz yaşanır.

Acizane bunlar bizim değerlendirmelerimiz elbette, katılanlar kadar katılmayanlar da olacaktır.

Ne diyelim, sağlık olsun…

 

 

02/05/2016

DEMOKRASİ İYİDİR,

DEMOKRASİ KÖTÜDÜR..!

Köşe yazımın başlığına bakıp, baştan beni yargılamayın sakın.

Demokrasi karşıtı değilim, tam tersine siyasal rejimlerin ve devletlerin demokrasiyle idare edilmesi gerektiğine sonuna kadar inananlardanım. Lakin her sistem gibi demokrasinin de kendine göre açmazları, yanlış olan tarafları var.

Ntv’de çalıştığım yıllarda, henüz hayatta olan Türk Sosyalizminin kurucularından Komünist Partinin kurucusu Mihri Belli’yi bizim kanalda bir programda izlemiştim.

Millî Demokratik Devrim (MDD) önderi olarak tanınan Mihri Belli’nin uzun bir devrimci mücadele ve hapishane hayatı vardır. MDD grubu Osmanlı’yı feodal, Cumhuriyet idaresini de yarı feodal ve emperyalizme bağlı çarpık bir kapitalist düzen olarak niteler.

Belli konuşmasında mealen diyordu ki; “iki üniversite bitirmiş, akademik kariyer yapmış bir profesörle, dağdaki çobanın, apartmandaki kapıcının oyunun bir sayıldığı sistem nasıl sağlıklı olabilir ki? Birini oy için ekmekle kandırırsınız, peki ya diğerini? O halde herkesi aldığı eğitim, sahip olduğu sosyal ve ekonomik statüye göre değerlendirmeli ve seçimlerdeki  oy hakkı böylece belirlenmelidir

Buna benzer bir yorumu yine aynı kanalda, bu kez bir bayan fotomodel tekrar etmişti. Aysun Kayacı dağdaki çobanla, elektriği kaçak kullananla, vergi kaçıranla benim oyum neden bir sayılıyor deyince çarşı pazar karışmıştı.

Demokrasi ile popülizmi karıştırınca ortaya Belli ve Kayacı gibi itirazlar yükseliyor haliyle.

Mesela bakın, demokrasi dediğiniz şey, bu vatanı bölerek, sözde bağımsızlıklarını ilan etmek isteyen güruhu, milletin meclisine taşıyabiliyor. Geçen hafta TBMM’de tarihin en büyük kavgasına tanıklık ettik hep birlikte. Vizesiz Avrupa için kanun çıkarması gereken meclis, beş gün süreyle tatil edildi. Üstelik süreli işi varken yaptı bunu. Yani 1 Mayıs’a kadar düzenleme yapılmalıydı, aksi halde geri kabul anlaşması olmaksızın vizesiz Avrupa hayalden öte gidemezdi.

Buna rağmen, PKK’nın meclisteki temsilcilerinden HDP milletvekili Ferhat Encü, katledilen sivilleri anmaya kalkınca ortalık savaş alanına döndü.

Bunun adına demokrasi diyoruz öyle mi?

Seni Başkan Yaptırmayacağız Erdoğan” sloganının cazibesine kendini kaptırıp, bunlara oy veren romantik solcular şimdi kına yakabilirler bir yerlerine.

Eğer onların iddia ettiği gibi diktatörlükle yönetiliyor olsaydık böyle bir tabloyla karşılaşmazdık emin olun. Hainleri meclise taşıyan, yüzlerce evladımızı şehit edip, onların yüzlerce evladını yetim bırakan hainler, demokrasi şemsiyesinin altına gizlenip, bel altından sallayıp duramazlardı!

Eğer hukukun üstünlüğünü tesis edemezseniz, popülist bir takım yaklaşımlarla seçmeni elinizde oyuncak ederseniz, demokrasinin sakat yönlerini kanunlarla düzeltmez ve sağlam bir anayasa temeli üzerine inşa edemezseniz sonuçları böyle olur maalesef!

Dokunulmazlıkların kaldırılması konusu bir an evvel, hatta anayasa çalışmalarından bile önce halledilmelidir. Köpeksiz köyde değneksiz gezen bu kendini bilmezlerden, kürsü masuniyetini terör propagandasına çeviren bu hainlerden hesap sormazsanız, o kavga yakında sokağa taşınır ki; Allah muhafaza neticeleri meclisteki kavganın çok daha ötesine geçer.

Demokrasi doğru işletilirse iyidir, değilse kötüdür, bizden söylemesi…

25/04/2016

OLMAZ, YIKAMAZSINIZ, YIKMAMALISINIZ!

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın faaliyet raporunun oylandığı toplantıda geleceğe yönelik projelerini de anlattığı konuşmasında bir husus hepimizi yakından ilgilendiriyordu. Başkan Topbaş, Büyük İstanbul Otogarı’nı yıkarak yerine, üstü park, altı otopark olan bir kompleks inşa edileceğini duyurdu. Elbette seçilmiş bir belediye başkanının kenti yönetirken ne yapacağına, ya da ne yapması gerektiğine bizler karar verecek değiliz. Ancak gerçekleri bütün çıplaklığıyla ortaya koymak gazeteci olarak bizim görevimiz.

Bu sayımızın manşetinde, “ Erdoğan’dan emanet, Özal’dan yadigar” başlığı ile yer alan haberi başta Sayın Topbaş olmak üzere, otogar ile ilgili her kesimin dikkatle okuması gerekiyor.  Yazı İşleri Müdürümüz Şeref Kılıçlı son haftalarda bu konuyu yaptığı haberlerle gündemde tutuyor. Bizlerse köşe  yazılarımızda gelişmeleri yorumlamaya çalışıyoruz.

Mesela geçtiğimiz haftalarda otogarın mimari projesinin sahibi ve aynı zamanda üniversiteden Sayın Kadir Topbaş’ın hocası olan Prof. Dr. Mehmet Çubuk, otogarın neden kaldırılmaması gerektiğini bilimsel gerekçeleri ile ortaya koyan bir mektup yazmış, Şeref de bu mektubu Ulaştırma Dünyası okurlarının dikkatine sunmuştu. Arkadaşımız bu hafta da geçmişi tarayarak, tam bir araştırmacı gazetecilik örneği ortaya koydu ve otogarın temelinin atıldığı, açılışının yapıldığı yıllara götürdü bizi.

Zaten haberin başlığından meselenin ne olduğu çok net olarak anlaşılıyor. Büyük İstanbul Otogarı Özal’dan yadigar, Erdoğan’dan emanet bir eserdir. Rahmetli Özal otogarın temelini atarken, bu yapının tam bir uzay üssünü andırdığını ve İstanbul’un trafiğine büyük rahatlama getireceğini ifade ediyordu. Açılışı ise dönemin belediye başkanı, bugünkü Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılmıştı. Aslında İstanbul Otogarı Tayyip Bey’in belediye başkanı sıfatı ile açılışını yaptığı ilk büyük eser olma özelliğini de taşıyor.

Bir yanda otogarın gerçek sahipleri yani otobüsçüler, diğer yanda bilim dünyası Büyük İstanbul Otogarı’nın kaldırılmaması gerektiğini, mantıklı ve müspet gerekçelerle dile getiriyor. Öte yandan 2019 yılında sözleşmesi sona erecek olan Büyük İstanbul Otogarı’nı belediye başkanının kaldırmak istemesi İstanbul’un bugün kaosa dönmüş trafik çilesini iyice içinden çıkılmaz bir hale getirecektir. Bu husus gün gibi aşikardır.

Diğer taraftan akademik çevreler Büyük İstanbul Otogarı’nın bugünkü haline ufak tefek ekleme ve düzeltmeler yapılarak en az 30 yıl daha hizmet verecek durumda olduğunu da ifade ediyor. Bu açıdan bakıldığında yüz milyonlarca lira para harcanmış bu yapıyı ortadan kaldırmak kamu kaynaklarının heba edilmesi anlamına gelmez mi?

Kadir Başkan’ın bu ısrarını anlamakta gerçekten güçlük çekiyoruz. Sayın başkanım, hadi sektörün sesinin dinlemiyorsunuz, üniversitede size hocalık yapmış ve bu projenin müellifi olan hocanızın uyarılarına da kulak asmıyorsunuz. Peki ‘aynı derenin balığıyız‘ dediğiniz, siyasi mücadelenizde omuz omuza pek çok badireyi atlattığınız ve bugün Büyük Türkiye hayalini birlikte gerçekleştirdiğiniz Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın emanetini yıkma kararı almanız vicdanınızı hiç mi rahatsız etmeyecek? Üstelik Tayyip bey her fırsatta Rahmetli Özal’ın mirasçısı olduğunu ve aynı amaç uğruna mücadele ettiğini dile getirirken…

Biz Sayın Topbaş’ın vatandaşın her görüşüne saygılı olduğunu, bilime nasıl değer verdiğini, dahası geçmişine nasıl saygı duyup, sahip çıktığını çok iyi biliyoruz. Sıraladığımız bu gerekçelerle Kadir Başkan’ın almış olduğu kararı bir kez daha gözden geçireceğini umuyoruz. Aksi bir karar en hafifinden geçmişini inkar manasına gelir.

 

18/04/2016

BÜYÜK OLMANIN BEDELİ…

Yaklaşık 10 yıldır hasbel kader, otobüsçülük sektöründe farklı pozisyonlarda görevler yapıyorum. Derler ya uzaktan davulun sesi hoş gelir diye, otobüsçülükte bu söz o kadar geçerli ki deyim yerindeyse, cuk oturuyor uzaktan gelen hoş ses otobüsçülüğe…

Küçük ölçekli firmalar maddi sıkıntılarla boğuşup, girdi maliyetleri yüzünden ayakta kalmakta güçlük çekerken, büyük firmalar ise büyük olmanın bedelini bazen çok ağır ödeyebiliyorlar.

Son beş yılda Metro Turizm’e ve dolayısıyla kurucu başkan Galip Öztürk’e yönelik öylesine akıl almaz şeyler yapılıyor ki anlatsak 5 ciltlik roman olur.

Gencecik bir adam, filmlere konu olacak bir başarı öyküsünü, öylesine büyük bir azim ve kararlılıkla hayata geçiriyor ki, dostları gurur duyarken, düşmanlarını çatır çatır çatlatıyor bu hızlı yükselişiyle…

Paralel devlet yapılanması diğer adıyla Fetö’cülerin bu ülkeye ve insanımıza verdiği zararları, başına gelmeyen bilemiyor. Sadece iktidardan haz etmediği için bu yapıya hayali diyenler bile var. Ama dedik ya çeken bilir diye, gelin şimdi size şu kısacık köşe yazısında bunları birer birer anlatayım.

Fetö’ye okullar yaptıran, evlatları ve akrabaları dahil yüzlerce çocuğu o okullarda bedeli karşılığında okutan, himmet adı altında verdiği paranın haddi hesabı olmayan Galip Öztürk’e, daha fazlasını vermedi diye emniyetteki abilerce (!) bir dosya hazırlanıyor. 2,5 yıl sıkılmadan dinledikleri bizlerin konuşmalarından kes yapıştır metoduyla uydurma deliller üreterek yüzlerce yıl hapis cezasıyla davalar açılıyor. Yetmiyor, Öztürk’ü ve şirketlerinde yöneticilik yapan insanları cezaevlerine atıyorlar. 14 ay hapis yattıktan sonra imana gelen mahkeme tutukluluğunu kaldırıyor ama Galip Bey ve ben dahil onlarca arkadaşına yüzlerce yıl hapis cezası veriyorlar.

Uyduruk davalara Öztürk’ün ismini ekletip, başka cezalar almasına da sebep oluyor ve nihayet sürgün hayatı yaşamasına neden oluyorlar. Galip Bey’in cezası bunlarla da sınırlı kalmıyor elbette.  Halka arz sürecinde bekleyen şirketleri Fetö’ye yakın SPK müfettişlerince engelleniyor. Köyünde yaptığı ahırdan, inşa ettiği fabrikalara, turistik tesislere kadar ne kadar yatırımı varsa, hepsine, çivi çaktığı her iş için irili ufaklı davalar açılıyor. Deyim yerindeyse Metro’ya soluk aldırılmıyor.

Oda TV, Cumhuriyet, Aydın Doğan medyası da var gücüyle algı operasyonlarına devam ediyorlar bu arada. Başına nasılsa bin tane sıkıntı geldi diyerek bunu fırsat bilen hainler ise ortalığı karıştırmak için var güçleriyle çalışıyorlar.  Otogar giriş çıkışlarını bahane eden taksiciler ayaklanıp otogarı ateşe veriyor, güvenlik görevlilerine satırlarla bıçaklarla saldırıyorlar. Bir takım kendini bilmezler silahlarını kuşanıp yönetim katlarını basıyor ve çalışanları vuruyorlar.

SPK, Çalışma, Maliye Bakanlığı’na bağlı kurumların denetim adı altında yaptıklarını ise yazmaya sayfalar yetmez. Son olarak park halindeki otobüsler kundaklanıyor. Tesadüfe bakın ki ilk haberi DHA geçiyor, ardından uzun versiyonlu halini CHA servis ediyor, eş zamanlı olarak paralele yakın bütün internet siteleri otogarda otobüsler yandı diye vermiyorlar haberi! Metro’nun otobüsleri yandı diye servis ediyorlar. Parçaları bir araya getirince Pensilvanya’dan talimatla taşeron bir örgütün bu olayı yaptığını söylemek için strateji uzmanı olmaya gerek yok.

Bunca sıkıntının arasında yaşadığı yere değer katmak için yaratılmış kişiliğiyle, sürgünde olduğu Gürcistan’a yüz milyonlarca dolarlık yatırım yapıyor Galip Öztürk. Suudi Arabistan’da Mekke-Medine arasına, Arapların daha evvel görmediği ihtişamda bir tesis için düğmeye basıyor. Paralel medya ne yapıyor peki? Öztürk Şirketlerinin içini boşaltıyor diye haber servisi yapıyorlar elbette.

Sanki kara parası varmış da aklıyormuş havası estiriyorlar. Oysa savaşın tam ortasında cennet bahçesi kurabilmek için her şeyini riske atarak, halka açık şirketlerindeki küçük  yatırımcılarını korumak adına yatırımlar yapıyor.

Sektörümüzün nasıl büyük sıkıntılar içinde olduğunu herkes biliyor ama buna rağmen o durmak bilmiyor ve Temsa’dan 100 otobüslük alım için anlaşma yapıyor. Bilardo sporuna verdiği büyük desteğin yanı sıra, hemen her fuarda, etkinlikte Metro ön plana çıkıyor. Son olarak Metro bisikletçilerin destekçisi oldu mesela. Sadece bu sayımıza baktığınızda Metro’nun hangi ticari ve sosyal sorumluluk projelerine sahiplik ettiğini kolayca anlayabilirsiniz.

Bütün bunlara rağmen o, vatanına, milletine, yargısına isyan etmiyor. Sadece diyor ki; adil bir mahkeme tarafından beni bir kez daha yargılayın, eğer suçlu bulunursam cezama da razı olurum. Fetöcülere göre Ak Partinin ve Cumhurbaşkanının adamı olan Öztürk’ün bu basit talebi bile iki yıldır gündeme alınmıyor, alınamıyor.

Aslında Galip Öztürk’ün bir tek suçu var; bu ülkeyi, Tayyip Erdoğan’ı çok sevmek ve yaptığı iş ne olursa olsun bir numara olmak. Yani sizin anlayacağınız, büyük olmanın bedelini ödüyor. Bu bir psikolojik savaş ve benim tanıdığım Galip Öztürk böyle kuru gürültülere pabuç bırakacak yapıda bir insan değil. Zaman kimin haklı olduğunu, olayların gerçek yüzünü bütün çıplaklığıyla ortaya koyacak elbette.

Dileyelim ki; dereye su gidene kadar kurbağanın gözü patlamasın.

 

 

11/04/2016

TAŞINIRSAK NE OLUR?

 

İBB’nin ve biz otobüsçülerin son aylardaki  en önemli gündem maddesini hiç şüphesiz  otogarın başka bir yere taşınması meselesi oluşturuyor!

Başkanından, genel sekreterine, daire başkanına kadar pek çok isimden, muhtelif açıklamaları basın aracılığıyla okuyor, dinliyor, izliyoruz…

Kimi cep otogarı diye bir garabetten bahsediyor, kimiyse farklı ilçelerin adını telaffuz ederek yeni otogar yapmaktan söz ediyor.

Aslında bilen de konuşuyor, bilmeyen de…

Yaklaşık on senedir İstanbul otogarında çalışan, buranın havasını soluyan, suyunu içen, ekmeğini yiyen bir vatandaş olarak, bu konuda yorum yapmak için  ben bile kendimi yetkin görmüyorum.

Peki asıl konuşması gerekenler kimler?

Başta otogarın işletmesini 25 yıllığına alan UATOD yönetimi ile sektörümüzün temsilcileri elbette..!

Onlar belediye ile eş zamanlı zaten konuşuyorlar ama asıl kulak verilmesi gereken bir başka isim var; Profesör Doktor Mehmet Çubuk!

Kendisi hocaların hocası olarak tanınıyor. Öyle ki Belediye Başkan’ımız Sayın Kadir Topbaş’ın bile üniversiteden hocasıdır kendisi..!

Sayın Çubuk aynı zamanda Büyük İstanbul Otogarı’nın mimari müellifi (sahibi) olarak da biliniyor.

Mehmet Çubuk hoca öğrencisine bir mektup yazmış!

Bu sayımızın manşet haberinde Sayın Çubuk’un İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı  Topbaş’a yazdığı mektubun içeriğini okuyabilirsiniz. Yazı İşleri Müdürümüz Sevgili Şeref Kılıçlı,  gazetecilik refleksiyle hareket ederek, hocanın yazdığı mektuba ulaştı ve bunu sizlerin bilgisine sundu.

Hocanın mektubunu görmeden çok önce, otogarın taşınmasının, İstanbul’un dillere destan trafiğini nasıl arap saçına döndüreceğini bugünkü bilgi ve görgümüze dayanarak çeşitli defalar ifade etmiştik.

Fakat Mehmet Çubuk hocanın mektubunu okuyunca, bilerek veya bilmeyerek doğru düşündüğümüzü bir kez daha anlamış olduk.

Şeref kardeşim belki de bu mektubu sektörümüzün, belediye yetkililerinin ve nihayet İstanbulluların gündemine taşıyarak, mesleğimizin en önemli görevlerinden biri olan, sorunları oluşmadan önleme sorumluluğumuzu da yerine getirmiş oluyor.

Zira eğer olur da yetkililer yanılıp, Bayrampaşa Otogarı’nı başka bir yere taşıma gafletinde bulunur ve dünya kenti olma yolunda ilerleyen İstanbul’umuz, en az 20 sene geriye atacak kaos ortamını yaratırlarsa, yazılan bu mektup ve yaptığımız bu haber, tarihe bir vesika olarak kaydedilmiş olacaktır. O vakit biz de inşallah biz yazmıştık, sizi uyarmıştık demek zorunda kalmayız.

Sektör temsilcilerini, ömrünü otogarlarda tüketmiş akil insanları, dünyada belki de profesyonel olarak otogar işletmeciliği yapan tek şirket olan  AVTER’in yönetimini dinlemeyip, ben bildiğimi okurum diyecek olan zihniyet, bilimin sesine kulak verir inşallah.

Eminiz ki Sayın Topbaş da hocasından gelen bu uyarıyı dikkate alacak ve neden otogarı başka yere taşımaması gerektiğinin gerekçelerini bilimsel olarak anlayacaktır.

Şimdi sizden ricam lütfen Mehmet Çubuk Hoca’nın kaleme aldığı ve bizlerin de haberleştirerek sizlerin bilgisine sunduğu haberimizi, (eğer hâlâ okumadıysanız) okumanız olacak.

İçinizden bazıları farklı gerekçelerle, bizlerin taraflı olduğunu düşünebilir!

Ancak şu gerçeği herkes kabul etmek zorunda; bilim asla yalan söylemez ve çıkarı için gerçeklerin üstünü örtmez…

İBB yönetimi gerçekten İstanbul’u ve İstanbulluyu düşünüyorsa, Mehmet Çubuk Hoca’nın ve bizlerin sesine kulak vermek zorundadır. Aksi halde bu işin sonunda hüsrana uğramak vardır. Demedi demeyin!

 

 

04/04/2016

ADALET KİME, NE ZAMAN LAZIM?

Herkese lazım elbette…

O yüzden adalet dağıtanların evvela kendi yaşamlarında adil olmaları, içtimai hayatlarını  adalet üzerine tesis etmeleri gerekir.

Sektörümüzün genç yaşta duayeni olan ve bugün Türk Otobüsçülüğünün bulunduğu noktaya gelmesinde büyük emek sahibi bir isimdir Galip Öztürk.

Bugün Tofed, İpru, Tosev varsa bunlar O’nun eseridir. On binlerce insana ekmek kapısı olması, ülkesine yatırımlar yapmasını ise konuşmuyoruz bile…

Sektörümüz, birlikte hareket etmeyi, ayrışan değil birleşen gücün bir anlam taşıdığını O’nun girişimleriyle öğrendi. Düne kadar birbirini yiyen firmalar, patronlar bugün O’nun kurduğu çatılar altında toplanabiliyor, aynı amaç için birlikte hareket edebiliyor!

Kendi çıkarları için PKK’yla DHKP-C’yle birlikte hareket edebilen FETÖ’nün vatan hainleri tarafından kurulan kumpaslar sonucu başına gelmedik kalmadı adamın…

Şimdi sürgünde bir yaşam sürüyor yurt dışında.

Geçen hafta çıktığı televizyon programında yaşamının özetini anlattı esasında. İzlemeyenler, gazetemizde programın haberini manşetten okuyabilir ya da youtube’da röportajın tamamını bulabilirler.

Diyor ki Öztürk; “Adalet istiyorum. Kimsenin beni bağışlamasını istemiyorum. Talebim sadece bu deli saçması iddialar yüzünden bana verilmiş cezaların affedilmesi değil. Sadece adil bir mahkeme tarafından yeniden yargılanmak istiyorum!

İki dosyası Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nda yeniden görüşülmeyi bekliyor. Bir dosyası ilgili ceza dairesinde duruyor. Adil yargılama hakkım gasp edildi, kumpaslarla ceza aldım diyerek başvurduğu AYM’deki dosyasına iki yıldır bakan yok!

Fetö’nün trolleri de sosyal medya üzerinden saldırırken, Öztürk’ü sanki Cumhurbaşkanı Erdoğan koruyormuş havası estirmek için yalan yanlış pek çok iddiayı ortaya atıyor.

Madem Öztürk’e Erdoğan sahip çıkıyor, o halde neden hala adam yurt dışında, niye memleketine gelemiyor diye kimse sormuyor.

İşin vahim tarafı ise kendisine bu kumpası kuranlar mesleklerinden atıldılar, haklarında onlarca dava açıldı ve dahası hepsi kanun kaçağı…

Bu ne perhiz bu ne lahana turşusudur ki cezayı verdiren kaçak, cezayı alan sürgünde yaşıyor.

Bu adalet denen şey ne vakit tecelli edecek ki, Öztürk vatanına dönebilsin, işinin gücünün başına geçebilsin, ailesine ve sevdiklerine kavuşabilsin…

Yüce Allah’ın kullarına verdiği en önemli emridir Adil olmak, adaletli davranmak. Fakat kullar Allah’ın bu emrine nedense riayet etmekte sıkıntı çekiyorlar. Gidenler gitti ve zaten onlardan adalet beklemiyoruz. Fakat sektör olarak Galip Öztürk’e yaşatılanların hesabının birilerinden sorulmasının çoktan zamanının geldiğini, hatta geçtiğini düşünüyoruz.

Adaletin başındakiler, bir gün kendilerine de lazım olacak adaleti tesis edebilmek için ne vakit harekete geçecekler ve adalet ne zaman tecelli edecek merakla bekliyoruz.

Üzülerek söylüyorum bugün ben ülkemden uzaklaştırılmak zorunda bırakılmış bir Gürcistan vatandaşıyım, bir daha ülkeme giremeyeceğimi bilsem de ülkem için çalışmaya devam edeceğim diyen bir iş adamından söz ediyoruz.

Elbette ilahi adalet bir gün tecelli edecek ancak o güne kalmadan, hukukun üstünlüğünün ve adaletin tecelli ettiği günleri görmemize umarız ve dileriz ki çok kalmamıştır, zira geç gelen adalet, ADALET değildir!

28/03/2016

İşte ihanetin belgesi

 

Siz muhterem okurlarıma bu haftaki yazımda büyük bir hizmette bulunacak ve bir takım tüyolar vererek, okuduğunuz haberlerin doğruluğunu anlamanın, kimin veya kimlerin elinden çıktığını ifşa etmenin yani kısaca kandırılıyor veya yönlendiriliyor musunuz bunu öğrenmenin yollarını örneklerle öğreteceğim.

Hükümete karşı açılmış olan bir cephe var malum…

Bilenler biliyor da, bilmeyenler de öğrensin; uzunca bir süredir Fetö’nün önderliğinde, Doğan Medya ve romantik solcuların işbirliğiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bitirmek için algı operasyonları yapılıyor memlekette.

Bunun örneklerinden belki de en önemlisi, Can Dündar ve ekibinin yaptığı Mit Tırları haberidir. Devlet sırrı niteliği taşıyan bir konuyu haber yapsınlar diye, belge sızdırarak servis eden Adana eski Cumhuriyet Başsavcısı Süleyman Bağrıyanık, savcılar Aziz Takçı, Özcan Şişman, Ahmet Karaca ve Yaşar Kavlakoğlu meslekten ihraç edilmiş isimlerdir.

Dikkatinizi çekerim; Fetö’nün savcıları belge sızdırır, romantik solcular manşet yapar, Doğan Haber Ajansı gelişmeleri takip edip haberi servis ederler.

Bu şer cephesinin maksadı bellidir. Amerika’dan talimatla memleketti istikrarsızlaştıran da, bombaların patlaması için taşeron terör örgütleriyle işbirliği yapan da Fetö’nün bizatihi kendisidir. Ancak sadece bomba patlatmayla amaca ulaşılamayacağını çok iyi bilirler. Bunun için ezeli Erdoğan düşmanlarını kullanmak en doğrusudur. Cumhuriyet, Hürriyet gibi gazeteler ise bu iş için biçilmiş kaftandır. Girin internete, şöyle bir arama yapın, bakın karşınıza kimler çıkıyor?

Son olarak gündeme oturan bir diğer konu ise Reza Zerrab’ın ABD’de tutuklanmasıdır. Tarık Toro,  Fetö’nün medya ayağındaki en önemli ismidir. Televizyonuna el konulduğu için şu sıralar issizdir ama aslında onun işi başından aşkındır.

Hürriyet 24 Mart Perşembe günü “Soruşturma Terör ve Narkotikte”  sürmanşetiyle çıkar. Gazete  henüz basılmamışken, Tarık Toros twiter hesabından bu haberi yayınlar. Saatler henüz 00.33’ü göstermektedir. Gazete haberi değil, gazetenin birinci sayfasının görüntüsüdür yayınladığı. Nereden bulmuştur basılmamış gazetenin baskısını peki?

 

Elbette Hürriyet’teki dayanıştığı dostlarından. Yani Aydın Doğan’dan…

Bu haber Canerzincan gibi Ciamate yakın ne kadar yayın organı varsa hepsinde eş zamanlı yayınlanır.

Toros’un attığı twiti görüp, daha iyi anlayasınız diye buraya koyuyorum;

necmibey-kose

 

 

 

Üstelik haberde FBI’ın ilk açıklamayı Hürriyet’e yaptığı bilgisi yer almaktadır. Hürriyet’in Washington temsilcisi Tolga Tanış Amerika’dan sıcak bilgileri servis eder, Fetö’nün Türkiye’deki uzantıları daha gazete basılmadan sosyal medya aracılığıyla bu sıcak bilgileri takipçileriyle paylaşır.

Sahibi Amerikalı olan bir Türk (!) televizyon  kanalında Tolga Tanış o gece Ana haber bültenine konuk edilir. Olur da Zerrab üzerinden Ak Parti hükümeti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan yıpratılır belki umuduyla…

Milleti salak zanneden bu hainleri artık görün lütfen. Cumhurbaşkanı bu gazeteleri evinize sokmayın dediğinde en çok kızanlardan biri de bendim ama adam haklıymış. Ondaki bilgi bizde olmadığından mevzuyu zahiren değerlendiriyormuşuz. Oysa Ak Partiye vurmak için vatan hainliğini göze alabilecek kadar ihanet batağına saplanmışlardır bunlar ve biz ne yazık ki o zamanlar göremiyormuşuz bunların gerçek yüzünü.

Takke düştü kel göründü derler ya, bunların ki de o hesap. Erdoğan’ı veya Ak Partiyi sevmiyorsan sandıkta oy vermezsin olur biter. Onları yıpratacağım derken vatana ihanet etmek ne ola ki Allah aşkına? Hukuk bitti biliyoruz ama hala bu vatanı seven Savcılar var onu da biliyoruz. Lütfen bu ihanet zincirini kırmak için harekete geçsinler.

Yoksa memleket elden gidecek söylemedi demeyin!

 

21/03/2016

PSİKOLOJİK HARP

Emperyalist güçlerin en çok kullandığı silahtır o…

Onlar şehirlere bombalar yağdırmadan, intihar suikastçılarıyla masum insanları öldürmeden önce psikolojik savaş başlatırlar.

Sosyal medyanın hızla toplumları esaret altına alması en çok onların işine yaramıştır.

Arap baharı dedikleri tezgahta, en çok kullandıkları mecra o’dur mesela…

Önce diktatörlerin demir yumrukları altında halkları nasıl ezildiklerini pompalarlar ortalığa.

Gaza gelen masum insanlar isyana teşvik edilir böylece. Başkaldırılar silahla bastırılınca ortalık kan gölüne döner ve onlar yine devam ederler beyin yıkamaya.

İşleri, militanlarını birer canlı bombaya çevirmekten çok daha büyüktür onların.

Korku ve panikten beslenirler en çok. Düzen, istikrar, büyüme, zenginleşme eğer onlara sormadan olmuşsa, yıkılır yine onların eliyle.

Saatler 18.30’u gösterdiğinde harekete geçerler ve en çok bu saatlerde eylem yaptırırlar militanlarına. Çünkü hedef, patlayan bombalarla sadece oradaki masum insanları öldürmek değildir.

Onların ölümü üzerinden halkı korkutmak, panikletmektir amaçları.

Zira o saatlerde bütün televizyonlar ana haber bültenlerine başlayacaktır. Bulunmaz fırsattır, halkı korkutmak için o saatler!

Sonra yayın yasağı getirilir apar topar. Basın özgürlüğü elden gidiyor yalanıyla kandırırlar milleti, onların değirmenine su taşıyan romantik solcu spikerler ve haber müdürlerince!

Senaryo nedense üç aşağı beş yukarı hep böyledir. Bir iki gün geçtikten sonra başlarlar bu kez, şu AVM’de patlama olacak, bu bölge havaya uçacak, şehri terk edin, sakın sokağa çıkmayın, çocuklarınızı okula göndermeyin demeye. Bir sürü belge uçuşur ortalıkta, gizli ibareli ve nerelerde patlama olacağına dair.

Bunların neredeyse tamamı uydurmadır, bir planın parçasıdır ve amacı dediğimiz gibi halkı korkutmak, panikletmek, güven duygusunu ortadan kaldırmaktır.

Bizim saf insanlarımız da bu safsatalara kanar ne hikmetse. Doğruya değil de, eğriye inanma meyilimiz vardır fıtratımızda. Doğru bilgi pek ilgimizi çekmez. Genellikle yalanlara inanasımız vardır yaradılış olarak. Bu durum da en çok yine onların işine yarar. Hal böyle olunca amaca ulaşmak kolaylaşır onlar için.

Yapılacak şey bellidir. Bugün bakıyorum etrafımdaki insanlardan, kürdü, çerkezi, lazı, Türk’ü sohbet ortamlarında birlikten beraberlikten daha fazla söz eder oldular. Bu gibi kaos ortamları eğer doğru kullanılırsa aslında fırsattır bizim için. Refahta sağlayamadığımız birliği beraberliği bu vesile ile sağlarız esasında.

O yüzden bu emperyal güçlerin, psikolojik harp oyunları dahil hiçbir tezgahına gelmemeliyiz! Deli saçması bir takım yazıları sosyal medya hesaplarında paylaşarak onların değirmenine su taşımamalıyız.

Aksi halde, sonu bölünmeye kadar gidebilecek bu süreçten ağır kayıplar vererek çıkacağız. Bizden söylemesi…

 

14/03/2016

ADALET NE VAKİT SULANDI..?
Genel Kurmay başkanını Terör Örgütü Lideri diye tutukladığımız zaman tabi ki…
Başlıkta sorduğum sorunun yanıtı, yukarıdaki cümlede ifade buluyor. Katılırsınız, katılmazsınız ama gerçek budur!
Bu toprakların Cumhuriyetin ilanından bu yana bir geleneği vardır.
Rövanş…
Evet maalesef rövanş yani intikam bizde gelenek haline gelmiştir. İnönü’den Menderes, Menderes’ten İnönü, ondan Türkeş, Türkeş’ten Demirel, ondan Ecevit, Ecevit’ten Demirel, ondan Özal, Özal’dan Çiller, Çiller’den Yılmaz, ondan Çiller, ondan Ecevit ve nihayet Erdoğan gelip bir öncekinden intikamını almıştır.
Gelen iktidar milleti düşünmez. Evvela ilk iş, kendileri muhalefetteyken yaşadıklarının intikamını alırlar. Kanun çıkarırlar, maliyeyi, emniyeti yandaşların üzerine salarlar, para muslukları kesilir, yargılansınlar diye kanunlar çıkarılır, mala mülke el konur ve ta ki diğeri iktidar olana kadar iktidardaki muhalifine zulmetmeye devam eder.
Ak Parti’nin bu uzun süren iktidarında bugüne kadar görülmeyen işler oldu. Memleket ayağa kalkarken, kraldan çok kralcılar, krallarına yardaklanmak için muhalifleri yok etme savaşına girdiler. Ergenekon gibi vesayeti bitiren bir dava Zekeriya Öz, Muammer Akkaş gibi vatan hainleri eliyle öyle bir sulandırıldı ki akıllara ziyan işler olmaya başladı.
Ne vakit ki İlker Başbuğ’u Terör Örgütü lideri diye içeri attılar benim adalete olan inancım yerle bir oldu. Sonra ne mi oldu? Tutuklananlar 5’er yıl hapis yatırılıp serbest bırakıldı, ardından da birkaç duruşma görerek hepsi beraat etti. Balyoz’da, Ayışığı’nda da durum değişmedi. İntikamcıların hırsları akıllarının önüne geçtiğinden, kurunun yanında öyle yaşlar yandı ki artık sapla samanı ayıramaz hale geldik.
Fettullah Gülen Terör Örgütü diye bir örgüt var biliyorsunuz. Tıpkı Ergenekon gibi ona da henüz yargılama bitemediği için var olduğu iddia edilen terör örgütü diyebiliriz. Ancak bu basit kural bile işlemiyor artık.
Mesela ben bir Fetö mağduruyum ama ben bile bu basit kurala dikkat ediyorum lakin benim özenimin hiçbir anlamı yok. Bugün öyle işler olmaya başladı ki millet ufak ufak acaba mı diye kendi kendine soruyor ve “yoksa Fetö de mi Ergenekon gibi balon bir dava..?” diyor.
Anlayacağınız korkulan oluyor. Yarın Fettullah Gülen ve avanesine müebbet hapis cezaları verildiğinde de aynı sorular sorulacak emin olun.
O yüzden Ak Parti’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu gerçekleri görerek hareket etmesi ve herkesten daha dikkatli davranması gerekir. Kraldan çok kralcıların ipiyle kuyuya inilince neler olduğunu hep beraber gördük.
Hani hep derler ya Adalet hepimize lazım diye, adaletin ırzına en çok bunu diyenler geçerler ve ben korkarım ki, yarın Ak Parti iktidarı sona erince, benzer bir rövanş daha yaşanacak bu ülkede…
Korkulanın olmaması için darbelerden arınmış, halkın gerçek taleplerini karşılayan ve hukukun üstünlüğünü tesis eden bir anayasa üzerinde uzlaşma sağlanıp çıkarılmaz ise olacağı budur.
Bugünden bunu ilan etmek kahinlik olmaz, emin olun…

07/03/2016

RESMİN BÜTÜNÜNE BAKMAK

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir derler ya, özellikle siyasi, ekonomik ve sosyal meseleler için çok doğru bir sözdür.
Ülkemiz yabancı istihbarat örgütlerinin organizasyonu, bölücü terör örgütlerinin taşeronluğu, onların parlamentodaki temsilcileri eliyle cehennem yerine çevrilmeye çalışılıyor maalesef…
Fakat daha vahim olanı ise Cumhurbaşkanından nefret edenler gurubunun el birliğiyle bunların değirmenine su taşıyor olmasıdır.
Aklı olan, vicdanı olan herkes şöyle bir durup düşünmelidir!
Memleket ne zaman biraz kafasını kaldırsa, özellikle büyüme ve gelişme konusunda ilerleme kaydetse, yabancı yatırımcı çekmeye başlasa, birileri devreye girer ve bombalar patlamaya, suikastlar olmaya, kısaca ülke savaş alanına dönmeye başlar…
Bunu göremiyor olmak için ya saf veya art niyetli olmak gerekir.
İktidardan haz etmemek, onların politikalarını benimsememek başka bir şeydir, dışarıdan gelen saldırılara top yekûn karşı çıkmak başka bir şey…
Beğenirsiniz beğenmezsiniz, bugün Türkiye ekonomisiyle dünyanın en büyük 10’ncu ülkesidir ve basamakları birer ikişer tırmanmaktadır.
Hâl böyle olunca da yukarıdakiler alttan gelen bu güçten rahatsızlık duymaktadır. O halde bir şey yapıp, bu gidişata dur denilmesi gerekmez mi? Öyle ya, Hristiyan kulübünde bir ülke kendine yer bulacak, onların lüplettiği paralara ortak olacaktır. Buna zinhar müsaade edilmemelidir. Zaten öyle de olmaktadır.
Hükümetin veya Tayyip Erdoğan’ın eleştirilecek pek çok uygulaması, politikası olabilir. Onun hesabını gider sandıkta sorarsınız. Son üç ay içinde gayri resmi rakamlara göre binden fazla güvenlik görevlisi şehit olmuştur. Büyük çoğunluğu bu ülkenin okullarında okumuş, ceplerinde TC kimliği taşıyan karşı taraftan ölenleri söylemeye zaten gerek yok!
Geçen hafta, özellikle yabancı istihbarat örgütlerine hizmet için kurulmuş ve her ne hikmetse 40 yıldan fazla süredir bitirilemeyen taşeron terör örgütü DHKP-C’nin iki kız militanı, bizim otogarın ilçesi Bayrampaşa’da bulunan Çevik Kuvvet Birliği’ne silahlı-bombalı saldırı düzenlediler.
İkisi de telef edildi.
Ben de sosyal medya hesabımdan şöyle bir yorumla bunların fotoğraflarını paylaştım;
“Bu iki kız çocuğu terör örgütünce kafalanmadan evvel, hepimizin çocukları gibi geleceğe dair güzel hayalleri olan, masum çocuklardı. İntihar edebilecek kadar kandırılmış olmaları sadece onların suçu olamaz. 30 yıldır bizzat bu tür eylemcilerin varlığına şahit olan ve ardının kesilmediğini üzülerek gören bir insan olarak diyorum ki; “sinekleri yok etmek yerine bataklığı kurutma zamanı ne vakit gelecek? Şunlara bakar mısınız, nasıl da gülümseyerek ölüme yürümüşler. Biri öğretmen, biri hemşire olsa, çoluk çocuğa karışsalar fena mı olurdu? Sonunun gelmeyeceğini bildiğimden, gebermeleri iyi olmuş diyemiyorum. Ne vakit terör baronları yok edilirse o vakit ‘iyi olmuş’ diyeceğim günleri bekliyorum. Görebilme ihtimalim ‘yok’ denecek kadar az olsa bile..!
Okuduğunu anlamakta güçlük çeken birkaç kişi hariç (!) okuyan herkesten olumlu yanıt aldım. Yalnız birine bir cevap verdim ki, onu da sizinle paylaşmak istiyorum;
“….. bey kardeşim, yazıyı bir kez daha ve dikkatli okumanı tavsiye ederim, özellikle de son bölümünü! Resmin bütününe bakmak diye bir kavram vardır ve sığ beyinler için bunu yapmak zordur! İpteki canbaz mı, yoksa onu oraya çıkaran irade mi önemli? Sorunumuz bütüne bakmak yerine sonuca bakmaktan kaynaklanıyor. Az kaldı, …. Kardeşim gibi düşünmeye devam edin, paramparça olmuş, kardeşin kardeşe düşman olduğu bir ülke haline geldik sayılır!”
Biliyorum hepimiz öfkeliyiz. Hepimizin içi yanıyor ama n’olur fotoğrafın bütününe bakmaya çalışın ve hainlerin ve bizi bölmek isteyenlerin değirmenine su taşımayın.
Devleti yönetenlere de bir önerimiz olsun;
“Bataklıkta sinek avlamakla bu iş bitmez, bataklığı kurutmak gerekir. Yılanın başı ezilmedikçe kimse bu işin bitmesini beklemesin. Yönetimi ortadan kalkmış bir örgütün ayakta kalması mümkün değildir. Kandili yok mu edersiniz, vatanseverlerden kurulu bir birimle suikastlar mı düzenlersiniz bilmem ama yıllardır başımıza bela olan bu örgütlerin başlarını yok etmediğiniz sürece bataklıkta sinek avlamaya devam edeceksiniz”
Bizden söylemesi…

29/02/2016

AYM’NİN OYUNU…

Milletin iradesi…
Bu söz, laf olsun diye söylenmemiştir.
Atatürk; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken, egemenliğin, üstünlüğün millet iradesine ait olduğunu işaret eder…
Ancak yine bir darbe anayasası olan 61 Anayasası’yla bir mahkeme kurulur ve üyelerini Cumhurbaşkanı atar. Düşünsenize, hayatı boyunca hakimlik yapmamış, hatta hukuk eğitimine bile ihtiyacı olmadan herhangi bir bürokrat, milletin iradesi üzerine hüküm tesis edebiliyor.
Meclis’te kanun çıkıyor, muhalefet partilerinden biri bunu alıp, kendi yapamadığı muhalefeti AYM’ye yaptırmak için mahkemeye başvuruyor. Atanmışlar, seçilmişlerin verdiği kararı iptal edebiliyor.
Baştan aşağı sakil bir durum, tepeden tırnağa saçma sapan bir yapı…
Bu mahkemenin bireysel başvurulara da bakabilmesi için bir düzenleme yapılmıştı biliyorsunuz. Memleketimizde adaletsizliğe uğrayan o kadar çok insan var ki bir anda başvurular tavan yaptı ve yüzbinleri buldu.
Fakat AYM, başvuru sırasına göre değil, adamına göre, mevzuuna göre karar vermeye başladı. Mesela Twiter ve Facebook’u iletişim özgürlüğü deyip apar topar gündeme alarak karara bağladı. Demedi ki bu mecralarda insanlara iftira atılıyor, genç kızlar taciz ediliyor, özel hayatları ortalığa saçılıyor, böyle iletişim özgürlüğü olmaz…
Diyemedi, çünkü Amerika’nın al-i menfaatleri milletin menfaatinden üstündür onlara göre.
Aziz Yıldırım’ın hakkında karar verdi adil yargılanmadı diye. Niye çünkü arkasında Fenerbahçe vardı.
Şimdi de Can Dündar ile Erdem Gül’ün tutukluluklarını adil bulmadı ve apar topar tahliyelerini sağladı.
Can Dündar bir gün gazeteciliği olmayan, yaptığı belgesellerle ve TRT arşivlerini talan edişiyle tanınan bir adamdır. Ne ara gazeteci oldu, ne ara Genel Yayın Yönetmenliği yapma kararı aldı ve Cumhuriyet’e başladı takip edemedik. Üstelik Mit TIR’ları haberini manşet yaptıktan sonra, 1,5 milyonluk evini 3,5 milyona, malum çevrenin avukatlarına sattı, bu da belgelendi…
Erdem Gül’ün gazeteciliğini ne ben ne de başka biri tartışamaz. Siyasi olarak taban tabana zıt kutuplarda olsak bile, gazeteciliğine laf söyleyemeyiz. Daha da ötesinde adam gibi adamlardandır. Birlikte aynı koridorlarda gazetecilik yapmışlığımız da vardır, yani kendisini tanır biliriz. Yaptığı haberde kurban seçildiği, Can Dündar’ın yanındaki duruşundan ve çevresine söylediklerinden belli oluyor.
Buna rağmen Can’ı ayırmadan ikisinin de tutuksuz yargılanmasını destekliyoruz.
Ancak insan sormadan edemiyor; “Mehmet Baransu’nun (ki nefret ederim kendisinden), Hidayet Karaca’nın günahı ne ki başvurularını bir türlü gündeme almıyor. Galip Öztürk, ben ve bizimle ceza almış arkadaşlarımın günahı ne ki iki yıldır bekliyoruz. Bu kararı tartışmıyorum. Bu kararı apar topar gündeme aldıran bir güç var. Kimdir bu güç veya kimlerdir ki, yüzbinlerce başvurunun arasından twiter’i, facebook’u, baş örtüsünü cımbızlayıp gündeme aldırıyor. Ölçü ne, kıstas nedir?”
Bu sorular aydınlanmadan AYM’nin verdiği, vereceği her karar tartışmalıdır. Yarın benim dosyamı da cımbızlasa durum yine değişmeyecek. Bu şaibeden kurtulmaları imkansız gibi görünüyor.
İçeriden ve dışarıdan, Arap baharı benzeri provokasyonlarla ülkemizi savaş alanına çevirmek isteyen onca düşman varken, bir de bu garabetlerle insanların adalet duygularını zedeleyen uygulamalara kim dur diyecek?
Hükümetin bu konuda elinden bir şey gelmiyor. Bugün bana yapılan yarın sana da yapılacak! Bunun farkına varmazlarsa meclis iradesi AYM eliyle sivil darbecilerin eline geçecek.
AYM’nin kararı, sonra çıkacak maksadı, demedi demeyin..!

22/02/2016

ZAMAN BİRLİK ZAMANI…
Derler ya ateş düştüğü yeri yakar diye…
Son zamanlarda, bu deyimin hissedildiği olayları yaşıyoruz.
Düşünsenize, işten çıkmışsınız, servise binip evinize gideceksiniz. Mesai arkadaşlarınızla bir yandan sohbet ederken, bir yandan evde sizi bekleyen karınız, evladınız, anneniz-babanızla yiyeceğiniz akşam yemeğini düşünüyor, diğer yandan hafta sonunun planlarını yapıyorsunuz.
Aracınız kırmızı ışıkta duruyor.
Elinizi cep telefonunuza götürdüğünüz anda bommm…
Derin bir sessizlik, karanlık…
Her şey anlamını yitiriyor…
Ne işiniz, ne eviniz, ne istikbaliniz…
Hiçbir şeyin anlamı kalmıyor.
Aslında öldüyseniz şanslısınız demektir.
Hain bir pusuda canınızı Azrail’e teslim ediyorsunuz.
Ama yaralıysanız fena…
O hain pusunun yarattığı tahribatın tarifi olamaz. Az önce sohbet ettiğiniz arkadaşınızın parçalanmış bedeniyle yan yana yatıyorsunuz.
Yanan aracın sıcaklığı, çığlıklar, kesif bir duman ve yanık kokusu sarıyor etrafınızı…
Tarifi imkansız acılar bunlar. Kul kurar kader gülermiş derler ya, işte o hesap.
Az önce aklınızdan geçen düşünceler, yaşadıklarınız yok olup gidiyor birden. Geriye bir sürü acı kalıyor.
Peki ya evdekiler? Haberi aldıklarında yaşadıkları acıyı nasıl tarif ederiz ki? Bir umut evden fırlayıp hastanelere hücum eden yüzlerce insan, belirsizlik içinde, acaba öldü mü, yaşıyor mu, yaşıyorsa durumu nasıl diye uzayıp giden sorulara cevap aramaya çalışıyorlar.
Vurulsam, kaybolsam derim/ çırılçıplak, bir kavgada/ Erkekçe olsun isterim, dostluk da düşmanlık da…
Ahmed Arif’in dizelerindeki gibi olsa keşke ama olmuyor işte.
Ne hale geldi memleket? Ne çok düşman üretmişiz etrafımızda! Üstelik hepsi de kahpe…
Yaşamları birer birer söndürürken, hiç düşünmezler bunlar da birer insandır ve yaşama hakları vardır diye.
Çocukken işitirdik; “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” sözünü…
Bugün her ne sebeple bu duruma düşmüş olursak olalım, gün birlik olma günüdür!
Hükümet şu hatayı yaptı, hep bunların suçudur deyip, yaşamaya devam etmemiz, bir adım ötemizde ölümle yüzleşmemize sebep olabilir.
Gelin bütün kinleri, nefretleri, ayrılığı-gayrılığı bir kenara bırakalım ve birbirimize eskisinden daha sıkı sarılalım.
Yaralarımızı sararken bizi paniğe, korkuya sevk etmek, nefret tohumları ekerek bizi birbirimizden koparmak isteyenlere inat hainlerin ekmeğine yağ sürmeyelim.
Ateşin düştüğü yeri yakmasına müsaade etmeyelim. Acılarımızı paylaşalım ve azaltalım.
Gün kenetlenme günü, zaman birlik zamanıdır vesselam…

15/02/2016

HAKIM DERKEN, ÇOKUM DEMENİN ARAPÇASI…

 

Şerefli Türk basını öyle bir hale geldi ki, siyasal ideolojinize, hayata baktığınız pencereye uygun olan mecralarda haber ararken, ne kadar güvenilir olduğunu sorgulama imkanınız maalesef kalmadı!

Varsayalım Sosyal Demokratsınız ya da Milliyetçisiniz; kendi siyasal ideolojinize yakın bir gazete, internet sitesi veya televizyondan haberleri takip ediyorsunuz…

Okuduğunuz haberin doğru olup olmadığını, içinde yalan yanlış bilgilerin bulunup bulunmadığını nasıl anlayacaksınız?

Anlayamazsınız!

Siz hiç bugüne kadar ülkemizde, yaptığımız şu haber yalandı veya yanlıştı deyip okurundan özür dileyen medya kuruluşu gördünüz mü?

Göremezsiniz!

Çünkü kimse ayranım ekşi demiyor

Bu analizi yapmamın bir sebebi var elbette.

O’nun gibi bir insan evladını tanımaktan ve birlikte çalışmaktan her zaman onur duyduğum;   Ulaştırma Dünyası’nın, TOFED’in, Metro Holding’in ve buradan sıralayamayacağım daha pek çok kurum ve kuruluşun başkanlığını yapan Galip Öztürk, hepinizin bildiği gibi Fettullah Gülen tarafından kurulan FETÖ/PDY terör örgütünün mensuplarınca kurulan kumpas sonucu yargı kıskacına alınmış bir işadamı.

Vatanına, milletine, dinine ve insan olmanın gerektirdiği bütün değerlere sıkı sıkıya bağlı, yarattığı istihdamla on binlerce insana ekmek kapısı açan bir insandan söz ediyorum.

Bu insan, kanun kaçağı bir savcı tarafından, haince yapılmış planlar, bir takım uydurma deliller, deli saçması iddialar sonucu ve ülkeyi ele geçirmek için insanları cezaevlerine tıkmak amacıyla kurulmuş mahkemelerce,hapis cezalarına çarptırıldı.

İşini, hayatını, istikbalini tehlikeye atarak, bu hainlerin faaliyetlerini ulu orta seslendiren de O’dur. Hakkını arayacak mecra bulamadığı için gerçekler ortaya çıkana kadar yurt dışında beklemeyi seçen Öztürk, bütün bunlara rağmen Paralel Yapının ve onun destekçisi durumundaki bir takım sözde ulusalcıların medya organlarınca AK Partili, hükümetin adamı, Erdoğan’ın gözdesi gibi ifadelerle yaftalanarak, linç edilmeye devam ediliyor.

Bunun en son örneğini, Odatv denen internet sitesinde gördük.

Parasına faizle para kazandırmak yerine, elindeki avucundakiyle Batum gibi turizm açısından son derece önemli gelişmeler kaydeden bir bölgeye yatırım yapıyor. Bu kapsamda Stalin döneminde inşa edilmiş beş yıldızlı tarihi bir oteli satın aldı.523 odası ve konferans salonlarıyla bırakın Batum’u, Gürcistan’ın en büyük otel kompleksini inşa ediyor. Başka yatırımcılarca başlatılmış ama bitirilememiş iki tane 101 odalı otel inşaatını da satın alarak, bitmesi için var gücüyle çalışıyor.

Binlerce insan bu tesislerden ekmek yiyecekmiş, bulunduğu ülke kalkınacakmış ne gam? Neymiş efendim Galip Öztürk kumarhane işletiyormuş!

Be akılsız adamlar, sizin bu mantığınızla bakınca, Koç ailesi bar işletiyor dememiz lazım. Çünkü Divan otellerinde barlar var ve bunların sahibi de Rahmi Koç’tur. Bu zevahirden bakınca, Koç ailesinin yüzbinlerce insanı istihdam etmesi, milyarlarca liralık katma değer yaratması, ülkeyi ve insanları kalkındırması kimsenin umurunda olmamalı! Koç ailesi barcı deyip işin içinden çıkmak gerekir.

Oysa gerçek hiç de böyle değildir.

Galip Öztürk’ün otellerinin Casino bölümleri var, doğrudur. Ancak Batum’da bırakın 5 yıldızı, 3 yıldızlı otellerin bile kumarhaneleri var ve hepsi yasal olarak çalışıyor. Dini inancıma ters deyip, gayrı menkulünü kendisi işletemeyerek kiracıya vermesi,onu nasıl kumarhaneci yapıyor gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum.

Ne var ki, bunların hiçbirinin gerçek olmasına gerek yok! Yafta yapıştırıp, kara propagandayla algı yönetmek için zaten gerçeklere de ihtiyaç yok!

Allahtan bu sözde gazetecilerin yazdıklarına kimse prim vermiyor. Hala aklıselimle düşünüp, hareket eden insanların yaşadığı bir coğrafyadayız çok şükür. Yoksa bu gazeteci müsveddelerinin yazdıklarına prim verecek olunsaydı, memlekette iş yapan bir tane insan bulamazdık.

Hakım derken, çokum demenin Arapçası böyle bir şey işte…

08/02/2016

Doğruyu herkes görüyor amma…

İstanbul’da bugünlerde enteresan bir tartışma var. Bazı basın yayın organlarında mevcut Bayrampaşa Otogarı’nın Gaziosmanpaşa’ya taşınacağı, kentin değişik noktalarına toplam 11 adet cep otogarı yapılacağı haberleri yayınlanıyor. (Hoş o haberlerde ‘Esenler Otogarı’ deniyor ki bu da ayrı bir yanlış)

Sektörümüzü oluşturan firmalar ve hatta otogarı kullanan yolcular da dahil olmak üzere biz dilimiz döndüğünce otogarın mevcut yerinde kalması gerektiğini anlatıyoruz.

Otogarın neden burada kalması gerektiğine ilişkin sayfalar dolusu gerekçeyi alt alta sıralayabiliriz, ama bunu en güzel anlatımını gazetemizin bu haftaki manşetinde yer alan haberimizde bir akademisyen bizim yerimize de özetliyor.

Türkiye’nin en köklü üniversitelerinden biri olan İTÜ’nün İnşaat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Ergün hem yeni yapılacak bir otogarın maliyetine dikkat çekiyor, hem de kent içi ulaşım bağlantıları yapılmamış bir otogarın atıl kalacağının altını çiziyor.

Burada bir parantez açmam gerekiyor.

“Yeni otogar için kent içi ulaşım bağlantıları da yapılır” diyen olabilir bu yazıyı okuyanlar arasında.

Ancak…

1994 yılında hizmete açılan Büyük İstanbul Otogarı’nı kent merkezine, o da ‘aktarmayla’ bağlayan metro hatlarının ancak 2014 yılında birbirine bağlandığını da hatırlatmak isterim.

Otogar açıldıktan tam 20 yıl sonra Bayrampaşa’dan Sarıyer’e kadar aktarmalı yolculuk imkanı yaratıldı.

Yeni otogar için de bu kadar süre harcanacaksa vay İstanbulluların ve otobüsçülerin haline…

Bu gerçekleri gören sadece biz değiliz tabi ki. Bilimin ışığında konuşan Doç. Dr. Murat Ergün otogar ile ilgili doğruya dikkat çekiyor ve diyor ki; “Bayrampaşa Otogarı ıslah edilsin. Şu anda hiç olmazsa Bayrampaşa’da sistem oturmuş durumda. Yeni bir yapılaşma yok. Ancak otogarı götüreceğin yerde yeniden trafik oluşacak, olmamasına da imkân yok. Bu işe hem maliyet hem de vatandaşın otogara kolay ulaşımı açısından da bakacaksın. Otogarı ulaşım açısından zor bir yere taşırsan seyahat süresini uzatmış olursun. Toplu ulaşım kolaylığı ortadan kalkarsa sektörü tümüyle öldürürsünüz.”

Hocamızın bu sözlerinin altına imzamı gözüm kapalı atabilirim.

Doğruyu gören ve söylemekten çekinmeyenlerin varlığı, gelecek umutlarımızı her daim diri tutmamızı da sağlıyor.

 

 

01/02/2016

AKLIN YOLU…

Geçen hafta Mersin Otogarı’nın nasıl Yılan Hikayesi’ne döndüğünü hem yaptığımız haberlerle, hem de bu köşede ayrıntılı bir biçimde kaleme almıştık.

Gazetedeki arkadaşlarımız gazeteciliğin en temel kuralı olan “fikri takip” konusunu pas geçmediler ve konunun muhataplarının görüşlerini ve gelinen son noktayı ayrıntılarıyla araştırıp bu hafta da yazdılar. Sütunlarımızı yine bu konuya ayırdık anlayacağınız.

Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz, yılan hikayesinin artık son bulması gerektiğini işaret eden açıklamalarda bulundu. Mesela Kocamaz, otogar probleminin bu noktaya gelişinin asıl sorumlusu Otobüsçü Esnafı ve TOFED’tir diyor. İyi niyetli olmadıklarını, eski alışkanlıkla bedavaya otogarda çalışmak istediklerini dile getiriyor. Haklı mıdır diye soracak olursanız, kesinlikle hayır cevabını veririz.

O’na göre iki şey önemli.

Muhalefet partisinin Belediye Başkanı olduğu için bir müfettiş soruşturması geçirirse, sıkıntı yaşayacağını düşünüyor olabilir. Bu birincisi.

Belediyenin yaptığı yatırımı geri alması ve kasasına para koyma gayretinde olması ise ikincisi. Bunlarda haklı olabilir. Ancak hiçbir müfettiş, kanun dışına çıkarak, olmayan suçlamalarla belediye başkanının yargılanmasını sağlayamaz. Bu nedenle Kamu İhale Kanunu’na göre yapılacak bir ihalede de kimse onu suçlayamaz.

Para kazanma arzusunu da anlayabiliriz ama belediyelerin öncelikli görevi para kazanmak değildir. Kamusal yarar gözeterek hizmet etmek öncelikli görevidir. Otobüsçüler de tıpkı belediyeler gibi kamu hizmeti yapar. Halkın anayasal hakkı olan ulaşım hürriyetinin teminatıdır aslında otobüsçüler.

Hal böyle olunca Sayın Başkan, TOFED’i veya Mersinli otobüsçüleri kaşık düşmanı, bedavacı olarak görmek yerine, bu adamlar ne istiyor, önerileri dikkate değer mi diye bir kez gözden geçirmesi gerekir. Hem TOFED Genel Başkanı Avukat Birol Özcan hem de Mersin Seyahat’in sahibi ve dernek başkanı Kerim Ürkmez’in gazetemizdeki beyanatlarını dikkatle okursa, ikisinin da akılcı, vicdanları rahatsız etmeyecek ve herkesin üzerinde mutabakat sağlayacağı önerilerinin olduğunu görecektir.

Görünen o ki, ödeyemeyeceği taahhütlerin altına girerek, hem kendisini hem de esnafı zor durumda bırakan Şimşek Grup otogardan gidecek. Yerine gelecek olan belediye, ödenemeyecek kira fiyatlarıyla ihaleye çıkarsa, durum bugünkünden farklı olmayacaktır. Bu da çok net olarak görünüyor.

Sayın başkana buradan çağrıda bulunuyor ve diyoruz ki;  “Sayın Başkan yaşanan problemlerden ders çıkararak ve konunun muhataplarının sesine kulak vererek bu meseleyi çözün. Aksi halde siz işini yapmayan başkan olacaksınız, Mersin halkı ara sokaklardan korsan kalkan otobüslerle seyahat etmeye devam edecek, otobüsçü esnafı da perişan halde çalışmak zorunda kalacak. Gelin inadınızdan vazgeçin, her şey para demek değil, hizmet paradan çok daha önemlidir

Umarız sesimize bütün taraflar kulak verir ve birlikte bu sorun çözülür. Zira aklın yolu birdir.

Not: Geçen haftaki yazımızda 12 bin lira olarak ifade ettiğimiz kira bedeli, yıllık 120 bin lira olacaktı. Bu yanlışlık için dikkatli okurlarımızdan özür dileriz.

25/01/2016

“YILAN HİKAYESİ” NEDİR

BİLİR MİSİNİZ?

 

Özellikle biz gazeteciler başta olmak üzere, okur-yazar olan pek çok kişi, bitmek tükenmek bilmeyen, sürekli kendini tekrarlayan, uzayıp giden, sonunun ne zaman, nerede biteceği belli olmayan ne varsa “Yılan Hikayesine Döndü” deyimini kullanır…

Birçok hikayesi vardır ama, şu kendi kuyruğunu yiyen, yedikçe sindiren, sindirdikçe yeniden kuyruğu çıkan yılanın hikayesi en bilinenidir.

Bu girizgahı yapmamın elbette bir nedeni var.

Bizde yılan hikayesi bitmez. Başlayıp da bitmeyen öyle çok hikayemiz var ki!

Mesela şu Mersin Otogarı meselesi…

Mersin Büyükşehir Belediyesi bir otogar yaptı. Şehre değer katsın, insanlar rahat ve konforlu hizmet alabilsin, gideceği yere ulaşmak için ilk hareket noktasından memnun kalsınlar diye…

Dahası yolcuya hizmet için bu otogarı kullanacak olan otobüsçüler de temiz, güvenli, konforlu ve tabi düşük maliyetlerle çalışma imkanına kavuşacaktı.

Hayaller böyleydi ama maalesef mevcut durum böyle olmadı.

Şimşek Grup adında bir firma girdiği ihaleyi öyle fiyatlarla aldı ki, taahhütlerini yerine getirmek için çuvalla para toplaması gerekiyordu. Mesela bir yazıhane için istenen kira bedeli yıllık 96 bin liraydı, KDV’si, ortak gideri derken rakamlar 12 bin lirayı geçiyordu.

Hal böyle olunca, otobüs firmaları İstanbul, İzmir, Ankara’nın otogarlarından bile fazla olan kira bedellerini karşılamakta zorlandılar. Zaten kira bedelleri böyle fahiş olunca yazıhanelerin çoğu boş kaldı. Kiralananlardan da kira tahsili mümkün olamadı. Firmalar birer ikişer otogarı terk ederken, Tarsus’tan otobüs kaldırmaya başladılar. Fakat bu kez de Belediye buna izin vermedi.

İşte size tam bir yılan hikayesi, başı belli değil, sonu belli değil.

Biz gazetemizde bu hususu onlarca kez haber yaptık. Araya siyasiler girdi, meslek örgütleri çabaladı, orta yolu bulabilmek için onlarca kez görüşmeler yapıldı.

Netice mi? Belediye yıllık 20 milyon lira artı KDV ile ihaleyi alan ve bu parayı ödeyemeyen şirkete ihtar çekti, 10 gün içinde bu parayı öde ya da otogarı boşalt diye.

İşini bilmeyen kasap, elinde kalır masat…

Yılan Hikayesine dönen bu konu için söylenmiş bir atasözü sanki.

İşi bilmezsen, fizibilite yapmazsan, hesap kitaptan anlamazsan, hem kendin patlarsın, hem de bir sürü insanı mağdur edersin.

Elbette tek başına bu kabahat o şirketindir diyemeyiz. Aç gözlü davranıp çuvalla para alacağını hesap eden ama o şirkete otogar çıkış bedellerini bile vermeyen belediye de en az Şimşek Grup kadar kabahatli bu işte.

Dedik ya Yılan Hikayesi diye, bu hikayenin burada biteceğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Allah bizi işini bilmeyen tüccarlardan ve koyun güdemeyecek adamların şehirleri yönetmeye kalkıyor olmasından korusun ve kurtarsın.

Belki o zaman Mersin Otogarı meselesi çözülür…!

18/01/2015

HERŞEY DOĞAR, YAŞAR VE ÖLÜR…

 

Marifet çok yaşamakta değil elbette…

Ne kadar yaşadığınızın hiçbir kıymeti yok!

Önemli olan yaşadığınız sürece ne yaptığınız, nasıl yaptığınız ve ardınızda bıraktığınız izlerdir.

Hayatın temel kuralıdır aslında, doğmak, yaşamak ve ölmek.

İnsan için de, makine için de, şirketler için de kural budur esasında…

Geçen hafta sonuna doğru bir haber, sektörde öylesine hızlı yayıldı ki şaşırırsınız.

Varan Turizm seferlerine son verdi!

‘Gerçek mi, değil mi?’ diye araştırdık, ne yazık ki yetkililerden herhangi bir bilgi alamadık.

Ancak Varan’ın uzun süredir ekonomik sıkıntılar çektiğini yakından biliyoruz. Bundan yaklaşık beş yıl önce Enis Pekuysal’ın Varan’ı Metro’ya satmak için Galip Öztürk’le el sıkıştığını, daha sonra ne olduysa Varan’ın varisinin aile kararıyla bu anlaşmadan vazgeçtiğini yakından takip ettik.

Bugün sektörün açık ara lideri durumundaki Metro’nun Varan’ı alması, o markanın daha uzun yıllar yaşamasına vesile olurdu diye düşünenlerdenim.

Zira Metro’nun mali gücü, alt yapısı, bilgi birikimi ve enerjisi Varan’ı daha uzun yıllar yaşatmaya yeter de artardı bile. Ancak bu mümkün olmadı. Peşinden Ulusoy ailesinin Varan’ı aldığı haberi düştü piyasaya…

Neyse, en azından bir süre daha Varan yaşar diye düşündük. Fakat bu süre ne yazık ki yeterince uzun olamadı.  Görüşlerini almak için aradığımız dostumuz İmran Okumuş’a haberin doğruluğunu teyit ettirelim istedik ama ona ulaşmak şu sıralar Başbakan’a ulaşmaktan daha zor…

Adamın işi kolay değil elbette. Bir yanda kayyım olarak görev yaptığı holdingler, diğer yanda UYOF ve PUİS Genel Başkanlıkları, bir de üzerine Ulusoy ve Varan’ın genel müdürlüğü görevlerini yürütünce insan telefonuna bakamaz olur ki bu da gayet normaldir.

Bir internet sitesinde Okumuş’un Varan konusuna ilişkin açıklamasını gördüm, doğru mu bilmiyorum ama yeniden yapılanma sürecinde olduklarını ve yeniden seferlerine başlayacaklarını ifade ediyordu.

Umarız ki haber doğrudur. Zira 70 yıllık bir markanın sektörümüzden çekilmesi, en hafifinden bir sürü insanın ekmeğinden olması anlamını taşır ki bunu kimse dilemez.

Fakat şunu da söylemem gerekir ki; kaç yaşında olursa olsun, bir şirket çağın gereklerine ayak uyduramıyorsa, talepleri karşılayamıyorsa, yeniliğe ve değişime ayak uyduramıyorsa batmaya mahkûmdur ve bu kural bütün şirketler için geçerlidir.

Bir Varan markası kolay olunmuyor. Emek var, yatırım var, sabır var, var oğlu var.

Şu da bir gerçek ki; eğer Varan kapanırsa, her daim sektöre kattığı yenilikleri, güzellikleri ve farkıyla hatırlanacak. Zaten yukarıda da ifade ettik, marifet kaç yıl yaşadığınızda değil, her güzel şeyin sonu var, marifet var olduğun sürece ne yaptığın ve ardında bıraktığın izlerdir.

Varan bu ülkede var olması gereken bir firmadır ve kapanması sadece sektörün değil ülkemizin bir değerinin yok olmasıdır.

11/01/2016

Huzur Gelir mi?

Nahl suresi 90’ncı ayette yüce Allah şöyle buyuruyor; “ Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.

Dinin temeli olarak ifade bulan bu ayeti, inananlar her Cuma namazında hocadan dinlerler…

İslam dininin ve dahi insanlığın temeli değil midir aslında, adaletli olmak, iyilik yapmak ve yardım etmek?

Hayatını bu ayete göre tanzim etmek bile cennetin anahtarını elinde bulundurmaya yeter de artar bile…

Bu sektöre gireli neredeyse 10 yıl oldu. Şöyle hafızamı yokluyorum, otobüsçülük sektöründe eli her daim cebine giden, fakire fukaraya, ihtiyaç sahibine sınırsız yardımlarda bulunan, okullar, camiler, yollar, köprüler yaptıran, binlerce ihtiyaç sahibi çocuğa burs vererek ülkemizin geleceğine yatırım yapan kaç tane patron tanıyorum diye düşünüyorum, Galip Öztürk’ten başka bir isim ne yazık ki aklıma gelmiyor.

Uzunca bir süre O’nun hayır hasenat işlerini organize eden bir yöneticisi olarak bu bana büyük bir onur ve mutluluk veriyor. Zira yine  NİSÂ-85’de: “Kim iyi bir iste aracılık ederse, ona onun sevabından bir pay vardır” buyuruluyor.

Hal böyle olunca iyiliğe aracılık ediyor olmak, sevaba ortak olmayı da beraberinde getiriyor.

Fakat bir yandan da üzülmüyor değilim.

Gönül zenginliğiyle bilinen otobüsçülerden sadece birkaç ismin hayır yapıyor olması size de biraz tuhaf gelmiyor mu?

Sayın Öztürk, hayrın gizli kalmasından yana… Bunu her fırsatta dile getirir, lakin biz O’nun bu yaklaşımına rağmen bugüne kadar gazetemizde onlarca hatta yüzlerce yardım haberini yaptık. Bu sayımızda da göreceksiniz.

Öztürk’ün memleketi Samsun’da bir anket düzenlendi, “Samsun’un En’leri” adıyla…

200 bin kişi ankete katılarak oy kullandı ve Metro Holding Kurucu Onursal Başkanı Galip Öztürk, Samsun’un en başarılı iş adamı seçildi. Elbette Samsun Gıda ve Samsun Metro’nun çatısı altında bulunan onlarca firmasının, binlerce kişiye ekmek kapısı olması, Samsun’un ekonomik açıdan büyümesine temel oluşturacak yatırımlar yapması onun başarılı olmasında en önemli faktör.

Fakat o listede birinci sırada olmasında en az bunun kadar önemli olan bir başka şey de Sayın Öztürk’ün Samsun’a kazandırdığı sosyal sorumluluk projeleridir. Son olarak bölgeye kazandırdığı Türkiye’nin en büyük imam hatip lisesi bunlardan sadece biri…

İnanın en çok istediğim şey, bu gazetenin her sayfasında, otobüsçülerin yaptığı hayır işlerinin haberini yayınlamak…

Bu dileğim bu güne kadar maalesef gerçekleşmedi. İçinizden bazılarının ; “biz Galip bey kadar zengin değiliz ki” dediğini duyar gibiyim. Lakin yardım etmek için ille de zengin olmaya gerek yok. Asgari ücretle çalışıp, beş lirayla bir fukaranın karnını doyuran işçi zengin mi ki, bir muhtaca el uzatıyor?

O yüzden para kazanıp kazanmamanız, zengin olup olmamanız hiç önemli değil. Çünkü yardımın büyüğü küçüğü olmaz.

Galip Öztürk sohbetlerimizde şöyle der; “ben verdikçe Allah da bana fazlasıyla veriyor. Bu hayatta vermeden almak yok. Allah bile vermeden almıyor. Dilediğine can veriyor, şan veriyor, şöhret veriyor, para veriyor ve yine dilerse geri alıyor. O yüzden büyük küçük demeden herkesin yardım etmesi gerekir. Dinimiz de zaten bunu emrediyor

Dilerim ki; bu yazım bir başlangıç olur ve gönlü zengin otobüsçümüzü harekete geçirir…

Yaptıkları her yardımı, başkalarına emsal olsun diye biz haber yapmaya söz veriyoruz.

Kim bilir belki bu vesile ile yardım sırası size de gelir…

 

 

04/01/2015

HUZUR GELİR Mİ?

Geçen hafta zor bir yıl geçirdiğimizi gerekçeleriyle anlatan bir yazı kaleme almıştım.

Sektör mensubu okurlarımızdan “yerden göğe haklısın” mealinde yorumlar aldım. “Az bile yazmışsın” diyenler de oldu.

Bu hafta size, manşet haberimizden de anlayacağınız üzere, güneydoğu bölgemizde yaşanan terör olayları nedeniyle sektörümüzün kayıplarını anlatacağım.

Mardin, Şırnak, Diyarbakır ve ilçelerinden otobüs seferleri artık yapılamıyor. Yerel birkaç firmanın, terör örgütüyle geçmişten gelen ilişkileri sayesinde devam ettirdiği birkaç seferin dışında, otobüsler artık batıya yolculuk yapmıyor.

Hani televizyonlarda özellikle Cizre ve Şırnak’ta vatandaşların evlerini yurtlarını terk ettiklerine dair haberler izliyorsunuz ya, o evlerini terk edenler, başka şehirlere otobüslerle gidemiyor maalesef.

Mesela Mardin’den batı illerine bundan birkaç ay evveline kadar günde 80 sefer yapılırken, bugün sadece 3 otobüs kalkabiliyor.

Şırnak’tan, Cizre’den hiç sefer yapılamıyor örneğin.

Diyarbakır’da da durum çok farklı değil…

Günde birkaç otobüs yola çıkıyor, batıya güçlükle de olsa ulaşabiliyor. Mardin, Diyarbakır ve Şırnak’taki meslektaşlarımız başbakanlığa bir dilekçe yazarak, bu kadar kayıp varken en azından SGK primleri ve KDV gibi vergilerin ödenmesinde kolaylık sağlanması için başbakanlığa dilekçe verdiler.

Peki birçoğu ulusal marka olan firmalarımız neden güneydoğu seferlerini iptal etti?

Çünkü güvenlik hiçbir alanda olmadığı gibi, ulaşım da sağlanamıyor da ondan!

Teröristler, sözde yol kontrolü adı altında otobüsleri durduruyor, kimlik kontrolü yapıyor, yerine göre kamu görevlisi tespit ederlerse alıkoyuyorlar, bazen otobüsler yolcuların eşyalarını almalarına müsaade edilmeden ateşe veriliyor, ya da saatlerce zapt ediliyor…

Hal böyle olunca, güvenliğin olmadığı yerde para da hiçbir anlam ifade etmiyor.

Bölgede resmen olmasa da fiilen bir iç savaş havası var artık. Terör örgütü, şehir ve gençlik yapılanmalarını harekete geçirerek ortalığı savaş alanına çoktan çevirdiler. Otobüsünün taksitini zor ödeyen, ağır maliyet yükleri altında ezilen otobüsçümüz de haklı olarak bölgeden çekilmek zorunda kaldı.

Hükümete bakarsak, bu böyle devam etmeyecek. Son terörist ortadan kaldırılana kadar terörle mücadele büyük bir kararlılıkla devam edecek. Bu arada olan ticarete, eğitime, adalete, sağlığa olacak.

Esnaf kepenk açamıyor, hasta tedavi olacak hastane bulamıyor, öğrenci okula gidemiyor, otobüsçü otobüs kaldıramıyor.

Yeni yılın bu ilk günlerinde bütün kalbimizle temenni ediyoruz ki; 2016 yılı terörün sona erdiği, barışın bölge ve ülke ortamına hakim olduğu, insanların huzur ve güven içinde yaşamlarını sürdürdüğü bir yıl olsun inşallah.

Yoksa halimiz bugünden de harap olacak.

28/12/2015

Otobüsçüler olarak zor bir yıl geçirdik…

 

İki genel seçim, Rusya krizi, terör örgütünün sansasyonel eylemleri derken koca bir 365 günü daha deviriyoruz.

 

Seçim dönemleri aslında ulaşım sektörü için hareketli geçer. Fakat bu sene öyle olmadı. Ülkede yaşanan olumsuzluklar, ölümler ve olaylar vatandaşı adeta koltuğuna çiviledi. Üzerimizdeki maliyet yükleri, durgunlukla birleşince, büyümeyi bir kenara bırakın, ortaya mevcudu korumakta sıkıntı çeken bir otobüs sektörünü çıkarıverdi.

 

Otobüs firmalarının yöneticileriyle yıl değerlendirmesine ilişkin yaptığımız sohbetlerde maalesef tablo bu şekilde görünüyor. Herkes geride bırakmak üzere olduğumuz yılın otobüs işletmeciliği sektörü açısından sorunlu geçtiğinde hem fikir.

 

Her şeye ve her türlü olumsuzluğa rağmen geleceğe umutla bakan bir sektör olduğumuzu da vurgulamam gerekir. Zira umudu kaybetmek demek istikbali kaybetmek demektir. Üstelik Cumhuriyet tarihimizle yaşıt sayılacak olan sektörümüz bu süre zarfında birçok ekonomik krizden, onlarca sıkıntılı dönemden yüzünün akıyla çıkmayı başarmıştır. Darbeler döneminde, 24 Ocak 1980, 5 Nisan 1993 ve 2001 enflasyonları, devalüasyonları, otobüs yatırımlarının çoğunlukla döviz üzerinden yapıldığı sektörümüzü çökertememiştir.

 

Ancak bu olağanüstü ekonomik ve sosyolojik dönemlerde sektörümüz topyekun sorunların üstesinden gelmeyi başarmış olsa da, sektör tarihimizde bu dönemlerde kapısına kilit vuran firmalar da oldu.  Ayakta kalanlar günün koşullarına ayak uydurmasını bilen, işletmeciliğini profesyonel işletmecilik anlayışına göre gerçekleştiren firmalar oluyor. Yani, sıkıntılı geçen bir yılın ardından karşılamaya hazırlandığımız 2016’da yatırımlarımızı doğru yapmamız, şirketlerimizi kurumsal kimlikleri içinde profesyonelce idare etmemiz, gerektiğinde küçülmeyi becerebilmemiz halinde, 2015’in sıkıntılarını atlatabiliriz.

 

Bu duygular içerisinde, 2015’e ağıtlar yakmak yerine, 2016’ın planlarını sağlıklı şekilde yapmak gerektiğinin altını çizerek, tüm sektörümüze, yolcularımıza sağlıklı, mutlu, huzurlu ve başarılı bir yıl dilerim.

 

21/12/2015

NE GARİP İŞLER OLUYOR YARABBİ…!

 

Sözde bir din adamı, ‘eğitim için’ yola çıktığını iddia ederek, öğrenci yetiştirmek üzere önce hayırseverleri yanına çekiyor. 40 yıllık emeğin ve uğraşın sonunda maksat hasıl oluyor ve sonra ekonomik büyüklüğü 100 milyar dolardan fazla olan, 100’den fazla ülkede okulları bulunan bir yapı ortaya çıkıyor.

Fakat zahiri maksat bu iken, zımni niyet başka olduğundan, bu okullarda veya başka okullarda cemaat bursuyla okuyan çocuklar, birer ikişer kamu kurumlarına yerleştiriliyor.

Adalet, Eğitim ve Güvenlik teşkilatı ana kuruluşlar oluyor.

Niyet ne peki?

Elbette günü geldiğinde devletin sahibi olmak!

Bunun için devleti yöneten ya da ekonomiye yön veren, düşünen, yazan, konuşan kim varsa herkesin yatak odalarına dalıyorlar önce.

Sonra basıyorlar kayıt düğmesine, gizli açık ne varsa kayda alınıyor ve ortalık düzmece film ve ses kayıtlarıyla doluyor. Siyasi partilerin genel başkanları değişiyor, iş adamları, siyasetçiler, askerlerle doluyor cezaevleri.

Devlet içinde devlet olanlarla mücadele ediliyor’ derken, asıl maksat elbette unutulmuyor. Tehdit olabilecek herkesin işi bir şekilde bitirilip yerlerine kendi güdümünde olanlar yerleştirildikten sonra sıra geliyor hükümeti devirmeye.

Ne yapacaklar, elbette en iyi bildikleri işi! Montaj, komplo, senaryoyla oluşturulmuş kasetler servis edilirken, kendi savcılarının talimatıyla kendi polisleri de hükümetin başını korumakla görevli MİT Müsteşarını tutuklamaya kalkıyor.

Plan son anda suya düşüyor ve Erdoğan ameliyat masasında kelepçelemekten son anda kurtuluyor. Sonra da müthiş bir savaş başlıyor. Önce cezaevindekiler tahliye ediliyor, sonra yeniden yargılamalar yapılıyor ve sözde devlet içinde devlet olanlar esaretten kurtarılıyor.

Ciamatin uşakları da birer ikişer memleketi terk ediyor.  En son, saf ve temiz cemaatçiler paralarını Bankasya’ya yatırırken, bütün parasını çektiği ortaya çıkan Torinolu Hakan efendi kaçtı mesela hocasının ülkesine.

Başarılarıyla genç yaşta sektörümüzün duayeni olan Galip Öztürk’e kurduğu iğrenç kumpasla  ceza verdiren Muammer Akkaş da kaçanlardan biri…

Galip Öztürk adeta sürgün edilip, yurt dışında kendisine kurulan kumpasın temizlenmesi için beklerken, kaderin tuhaf bir cilvesi midir bilinmez O’na bu kumpası kuranlar da birer ikişer memleketten kaçıyorlar.

Gazetemizde haberini görmüşsünüzdür, görmediyseniz de bulun ve okuyun mutlaka; Öztürk Gürcistan  Başbakanı Garibaşvili ile sıkça bir araya geliyor ve yatırımları hakkında görüş alışverişinde bulunuyor.

Bulunduğu ülkeye milyonlarca dolar yatırım yapan Öztürk’ü zorunlu göçe zorlayanlardan sırf bu yüzden bile hesap sorulmalı ve “bu adam eğer Türkiye’de olsa bu yatırımları ülkemize yapacak, binlerce insana iş kapısı açacak, ülkemize servet kazandıracaktı. Sizin yüzünüzden şimdi bütün bunlara Gürcüler kavuşuyor. Verin bunun hesabını” denmelidir.

Umarız ki bu dileğimiz çok sürmeden gerçekleşir, gerçek adalet tecelli eder.

Yoksa daha çok kafamızı taşlara vururuz.

14/12/2015

YILDIRIM’A AÇIK MEKTUP…

Türkiye O’nu, ulaştırmanın mimarı olarak tanıdı. 12 yıl bakanlık koltuğunda değişmeden oturmuş olması da başarısının en temel göstergesiydi aslında.

Bölünmüş yollar, havayollarının göz kamaştıran değişiminin mimarı da O’ydu. Kısa süre ayrı kaldığı bakanlık görevine yeniden ve güçlenerek dönmesi en çok bizi sevindirdi.

Zira Binali Yıldırım, sektörümüzü en iyi tanıyan, dertlerini ezbere bilen bir siyasetçiydi.

Sayın bakana hayırlı olsun dileklerimizi geçtiğimiz haftalarda iletmiştik. Bu sayımızın manşetinde yer alan haberden de anlayacağınız gibi Karayolu Sektör Meclisi Başkanı ve bakanın soyadaşı Mustafa Yıldırım, Binali bey’e açık bir çağrıda bulundu.

Havayollarının baş döndüren gelişimine alkışlarla destek verirken, Karayolu Yolcu taşımacılığı sektörünün temsilcileri olarak sayın bakandan artık bize de sahip çıkmasını bekliyoruz.

Sırtımızdaki ağır vergi yükleri, girdi maliyetlerinin bir türlü aşağı indirilememesi, akaryakıttan alınan ÖTV, döviz kurlarındaki yüksek değişim derken, artık karayolu yolcu taşımacılığı sektörünün nefes alacak hali kalmadı.

Bir önceki bakan Sayın Lütfü Elvan, bizim sektörü görevi süresince yok saydı. Hiçbir meslek örgütüne görüşme için bile olsa randevu vermedi. Hiçbir platformda sesimizin yükselmesine müsaade etmedi. Oysa Binali bey öyle değildi. Her sorunumuza kulak verdi, bizi dinledi, elinden geldiğince destek oldu. Fakat yine de Karayolu Yolcu Taşımacıları olarak arzu ettiğimiz gelişime kavuşamadık.

Önümüzdeki yılı verimlilik ve 2023 vizyonu olarak değerlendirmemiz gerektiğine vurgu yapan TOF Genel Başkanı ve TOBB Karayolu Meclis Başkanı Mustafa Yıldırım’ın çağrısının havada kalmayacağına inanmak istiyoruz.

Sayın bakanın önümüzdeki dönemde, tıpkı havayolunda olduğu gibi karayolunda da büyük bir değişim yaşaması için sesimize kulak vermesini, üzerimizdeki ağır yükleri hafifleterek, zaten dünyaya emsal olan Türk Otobüsçülüğünün önünü açmasını, vergi veren, istihdam yaratan, ülke ekonomisinin gelişimine katkı sağlayan otobüsçülerin yaşaması ve gelişmesi için bir şeyler yapması gerektiğinin bilinciyle hareket etmesini yürekten diliyor ve bekliyoruz.

Gelecek yıllara sorun taşımayan, yolcu taşıyıp, büyüyen değil, kendini geliştiren bir sektör olarak hizmet vermemizin önündeki engeller belli.

Mustafa Yıldırım hatırlatıyor; ‘sayın bakan bize “bir gün karayoluna da sıra gelecek” derdi hep, artık sıranın bize geldiğine inanmak istiyoruz.’

Aksi olursa ne mi olur? Düşünsenize kalitenin yerlerde süründüğü, güvenliğin değil maliyetlerin ön planda tutulduğu, hesap veremeyen ve hesap sorulmayan bir otobüs sektörü var olursa halimiz nice olur?

 

RUS’UN GAZI MI,

TÜRK’ÜN BOR’U MU?

 

Geçen gün İhlas Haber Ajansı şöyle bir haber geçti:

Rusya Kendi Kafasına Sıktı! Rus Gazına Bor Tokadı

Haberde yüzde yüz Türk sermayeli bir şirketin doğalgaz yerine su ve bor kullanarak enerji elde ettiği belirtiliyordu. Üstelik bu karışım yüzde elli oranında tasarruf da sağlıyormuş. Şirketin adı, yöneticisinin kim olduğu açıkça yazıyordu. Akaryakıtta da nanoteknoloji kullanarak sürtünmeyi azaltmak suretiyle taşıtların yüzde 30 civarında tasarruf ettiği belirtilirken, bunun ithalatı azaltmada büyük önem taşıdığı vurgulanıyordu.

Seri üretim ne zaman yapılır, vatandaş buna ne zaman ulaşır söylenmiyordu ama projenin büyük bir gizlilik içinde yürütüldüğü, Tübitak’tan destek alındığı ifade ediliyordu.

Güvenirliği uluslararası düzeyde tescil edilmiş bir haber ajansı, üstelik isim belirterek böyle bir haber geçiyorsa, bunun asparagas olma ihtimali sıfıra yakın…

Ben de tuttum bunu Facebook sayfamdan paylaştım. Üzerine de şöyle bir not düştüm:

Erdoğan’a düşmansanız, bu habere sevinemeyeceksiniz, ne kadar üzücü aslında vatanında olan iyi şeylere sevinememek

Hakikaten, sırf iktidardan, Erdoğan’dan haz etmediği için memlekette olan ‘iyi’ hiçbir şeye sevinemeyen bir kesim oluştu. Nitekim yanılmadığım da ortaya çıktı ve “yıllardır bu haberleri okuruz, ortada bir şey göremedik, umarız doğrudur” diyeninden, “4,5 milyar ton rezervin önemli bölümü bizde, ancak üretim 4 milyon tonu geçmiyor ve bu haberler efsaneden başka bir şey değil” diyene kadar farklı yorumlar aldım. Paylaşımımın altında sevgili Turgay Sözen ise şöyle diyordu:

Bizi yıllardır o kadar aşağılık kompleksi ve değerlerimizden uzaklaştırmayla igili psikolojek algı operasyonlarına tabi tutmuşlar ki, gerçek olan değerlerimize de inanamaz, milli düşüncelere de başancı olmuşuz. Amerika’nın, Rusya’nın, AB ülkelerinin sahte kahramanlarını, uydurma hikayelerini gözlerimz faltaşı gibi açık izlerken, tarihi belgelerle ortada olan kendi kahramanlarımızı, destanlarımızı yok saymışız. Sadece ‘YAZIK’ diyor, sevgiler sunuyorum.

İşin özü budur aslında.

Popüler kültürün dayatmaları, kitle iletişim araçlarının algı operasyonları için deli gibi kullanıldığı bir çağda, kendine güvenmeyen, korkak, pısırık, aşağılık kompleksiyle donanmış nesiller yetiştirdik.

Fakat artık maymunun gözü açıldı. Yeni jenerasyon, bu safsataları yemiyor, araştırıyor, inceliyor, yorum katıyor, analiz ediyor, sentezleyebiliyor…

Bu ve buna benzer haberlere öylesine aç kalmışız ki inanın gerçek olması için her gün dua ediyorum. Yeraltı zenginliklerinin yanı sıra insan kaynağına önem veren, bilimle aklı birleştiren nesiller yetiştikçe bu algıyı değiştireceğimize yürekten inanıyorum.

İnanalım ve çok çalışalım yeter ki, başaramayacağımız hiçbir şey olmaz…

30/11/2015

MEN DAKKA DUKKA      

 

Meslektaşlarımızı tutukladılar.

Devletin gizli belge ve bilgilerini yayınlamaktan…

Yaptıkları haberi, sadece haber olarak görmek ve kamunun haber alma özgürlüğü çerçevesinde değerlendirmek saflık olur.

Zira devlet dediğin oyuncak değildir ve gizli belgelerini ifşa etmek kanunen suçtur.

Diyeceksiniz ki, kozmik odaya girilirken devletin gizliliği yok muydu?

Elbette vardı ve biz o gün de yapılanlara isyan etmiş, devleti aciz duruma düşürenlerin cezasız kalmamaları gerektiğini savunmuştuk. Nitekim Genelkurmay Başkanı’nı terör örgütü lideri olmakla suçlayıp, devletin gizli belgelerine el koyma cüreti gösterenler bugün ya memleketi terk ettiler, ya da tutuklandılar ve haklarında onlarca yıl hapis istemiyle dava açıldı.

Biliyorsunuz, Wikileaks skandalı bundan 5 yıl önce patlak verdikten sonra Amerikan devletinin bütün sırlarını ifşa eden İsveçli Julian Assange’ın hakkında yakalama kararı çıktı. Cinsel taciz dahil pek çok suçtan aranan Assange sığınacak ülke bulmakta zorlandı. İngiliz ve Amerikan devleti adamın peşini bırakmıyor. Bugün hakkında onlarca yıl hapis istemiyle dava açılmış vaziyette, gıyaben yargılanıyor ve Ekvador’a siyasi sığınmacı olarak iltica etti, yani bildiğiniz kanun kaçağı durumunda.

Şimdi sormak lazım, Can Dündar’ın ya da Erdem Gül’ün Assange’dan farkı nedir?

Sen paralelin kayığına binip, onlardan gelen belge ve bilgileri, ‘yasal mıdır, değil midir’ diye sorgulamadan, ‘özgür gazetecilik’ kisvesiyle bu belgeleri yayınlarsan suç işlemiş olursun. Suç işlersen de yargılanırsın, yargılanırsan ya beraat edersin ya ceza alırsın.

Bu iki isimden Erdem Gül’le bir dönem Ankara’da Parlamento’da görev yapmıştık. Düzgün adamdır, iyi gazetecidir. Lakin aynı zamanda siyasal ideolojisini mesleğine yansıtmaktan imtina etmeyen bir isimdir. Yani objektifliği tartışmalıdır. Can Dündar ise TRT başta olmak üzere yaptığı belgesellerle bir döneme damga vurmuş, henüz özel televizyonculuk yaygın değilken ve rekabetin az olduğu dönemlerde malı götürmüş bir gazetecidir. O da sosyalist duruşuyla ve hovardalığıyla bilinir.

Bu memleketteki en büyük sorun bu ‘romantik solcu gazetecilerdir’ esasında. Kendinden olmayanları yargılamakta, infaz etmekte hiçbir beis görmezler. Üstelik bunu yaparken, Atatürkçü çizginin ardına geçiverirler. Eleştirdiğinizde, ‘ne yani Atatürk’ü mü eleştiriyorsun’ derler.

Tutuklanmalarına bence gerek yoktu. Çünkü kamunun yakından tanıdığı isimlerdi ve kaçma şüpheleri yoktu. Tutuklama bir tedbirdir. Burada bu tedbire hakikaten gerek yoktu. Adamları mağdur etmekten başka bir işe yaramaz.

Şimdi kendi ülkelerinde insanları acımasızca öldüren, gazetecileri linç eden, tazminat cezalarıyla bitiren batı dünyası, ‘basın özgürlüğü kısıtlanıyor, baskılar artıyor’ diye veryansın ediyor.

Onlar, Fettullah’ın uşakları tarafından bizlere komplo kurulup deli saçması iddialarla  hakkımızda onlarca sene hapis cezası istenirken, yargılamayı beklemeden bizleri infaz eden Cumhuriyet’in yazarları bile olsalar, biz onların yaptığını yapamayız.

Yanlışa alkış tutamayız. Elbette yargılansınlar, varsa suçları cezalandırılsınlar ama tutuklanmalarına hiç gerek yoktu. Sanki hükümet ya da Cumhurbaşkanı tutuklatmış gibi ortalık yıkılıyor. Oysa bağımsız yargı tarafından tutuklandılar ve tutuklanma emirlerini savcı talep etti, hakim verdi.

Bekleyelim ve görelim bakalım neler olacak. Fakat bize göre itirazla serbest kalacaklar ve açılan dava yıllar sürecek, neticesini görür müyüz bilemiyorum…

23/11/2015

1 Kasım sonrası senaryolar

1 Kasım seçimlerinin kesin sonuçları YSK tarafından açıklanması ile beraber Türkiye yeni bir döneme bu hafta itibariyle giriyor. 17 Kasım Salı günü Meclis’in toplanması ve yeni vekillerin yemin etmesi ile yeni hükümetin kurulma çalışmaları başlayacak. Vekillerin yemin töreninden sonra sıra meclis başkanının seçilmesine ve 64. hükümetin kurulmasına gelecek.

Meclis’in toplandığı gün seçim hükümetinin görev süresi sona ermiş olacak. Bu nedenle de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aynı gün Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu hükümeti kurmakla görevlendirebileceği, kabinenin ise çarşamba günü açıklanabileceği belirtiliyor.

Bu noktada biz de doğal olarak gözümüzü yeni kurulacak hükümete diktik. Hem ülkemizin yeniden istikrara kavuşması adına hem de sektörümüzün çıkarları, yeni oluşacak kabineyi bizim için de önemli kılıyor.

Yeni hükümette Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin en uzun soluklu Ulaştırma Bakanı olma unvanını elinde bulunduran Sayın Binali Yıldırım’ın yine aynı bakanlığı almasını gönülden diliyoruz. Kendisi en uzun süreli bakanımız olması itibariyle Türkiye’nin ulaştırma alanındaki sorunlarını ve çözüm yollarını en detaylı şekilde bilen isimdir aynı zamanda.  Kendisinin ‘Ulaştırmanın Kaptanı’ olduğu 12 yıl Türkiye‘nin bu alanda en çok yatırım yaptığı yıllar oldu. Duble yolların Türkiye’nin dört bir yanını sardığı yıllar da Sayın Yıldırım’ın bakanlık ettiği yıllardı, karayolu yolcu taşımacılığının kurallarının belirlendiği yıllar da… Sektörümüzü babasının bu sektörden olması hasebiyle yakından tanıyan Sayın Yıldırım’ın yeniden Ulaştırmanın kaptanı olması bizi ziyadesiyle mutlu eder ve sektörümüz için umutlarımızı daha da yeşertir.

Diğer taraftan bu Meclis’te ulaştırmanın bir duayen ismi daha var. Daha önce TBMM 22. Dönem Erzurum Milletvekilliği ve Ulaştırma Komisyonu Başkan Vekilliği görevlerinde bulunan Prof. Dr. Mustafa Ilıcalı, 1 Kasım’da yapılan genel seçimlerde Ak Parti’den Erzurum milletvekili seçildi. 35 yıllık bir birikime sahip olan Ilıcalı Hoca’nın mecliste olmasının ulaşımın tüm modlarının geleceği açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Ilıcalı Hoca’nın bu dönemde de sade milletvekili olarak kalmaması, Ulaştırma Komisyonu’nda yerini alması en büyük temennimizdir. Ulaştırmayı en ince ayrıntısına kadar bilen bir ismin Ankara’da ve Ulaştırma Komisyonu’nda olması sorunların daha çabuk çözümünü sağlayacaktır.

Sayın Binali Yıldırım’ın yeniden Ulaştırma Bakanı olduğu, Mustafa Ilıcalı Hocamızın da Ulaştırma Komisyonu Başkanı olacağı bir hükümetin ulaştırmaya kazandıracağı ivme çok yüksek olacaktır.

 

 

09/11/2015

Bu memleket hepimizin

Seçim biteli bir haftayı geçti. Geçen hafta sandıkta kararını veren vatandaşlarımızın bir kısmı,  özellikle seçim sonuçlarını kabullenmekte güçlük çektiklerini ifade eden söylemlerde bulunuyorlar. Bitti arkadaşlar, seçimler sona erdi! Her tartışmada “ille de demokrasi” diyenler, demokrasinin bel kemiği olan sandığın sonuçlarına katlanmakta nasıl olur da güçlük çekerler hakikaten anlayamıyorum.

1 Kasım neticesinde, Ak Parti 2019 yılına kadar tek başına iktidarda. Bazıları kabul etse de etmese de durum böyle!  O güne kadar bir köşede yeniden sandığa gideceğiniz günün hayaliyle yanıp tutuşabilir, “Allah Allah nasıl olur da bu parti 13 yıl sonra bu kadar yüksek bir oy alır ve iktidar olur” diye sorabilirsiniz kendinize, hatta hazımsızlıktan uykularınız kaçar deliye dönebilirseniz, ya da bu ülkede yaşayıp seçmen çağına gelen nüfusun yüzde 49,5 oyunu alan partinin, özellikle son yıllarda kapıldığı zafer sarhoşluğundan, güç zehirlenmesinden kurtularak, oyunu alamadıklarının rızasını almayı başarmaları, ekonomik kriz, terör gibi asli sorunlarımızı çözmeleri için dua edebilirsiniz.

Yalnız bir şeyi ne olur yapmayın. Her iki kişiden birinin oyunu alan bir partiye ahlaksızca ve belden aşağı saldırmayın, unutmayın ki 4 yıl bu hükümet bu devleti yönetecek. Ak Parti’ye oy verenlere sözüm yok ama vermeyenler size sesleniyorum: “belki aynı yatağı paylaştığınız eşiniz, belki doğurduğunuz evlat ya da hayatta en değer verdiğiniz insan Ak Parti’ye oy verdi! Onlar sizin düşmanınız değil, bu ülkenin selameti için, daha aydınlık yarınlar için sandıkta iradesini ortaya koymuş 23 milyon 669 bin 933 kişiden kaçına düşman olabilirsiniz? Elbette bu oyu alanlar da oy alamadıklarını düşman bellemeyecekler ki Sayın Başbakan daha ilk konuşmasında “bu zafer Ak Parti’nin değil, milletimizin, Cumhuriyetimizin zaferidir” diyerek bu konudaki tavrını ortaya koymuştur. Kıtalararası, komşu olan-olmayan, kendi yarattığımız veya kendiliğinden türeyen düşmanlarımız bize yetiyor da artıyor bile. Allah aşkına kolkola girelim, “bu ülke bizim, bu sevda bizim, bu insanlar bizim insanımız” demeyi becerelim ve bölünüp yok olmamızı isteyenlere çanak tutmayalım.

Kavga kötüdür, iki testi çarpışırsa bir kırılır, diğeri çatlar. Oysa sağlam kalsalar iki testi de su taşır. Mevlana’nın dertli olanlara yani tam da bugünlere uyan beyitiyle bağlayalım sözü : “Biçare değilsin, yaradan sana yar. Kimsesiz değilsin, yanında kimsesizlerin kimsesi var. Biliyorum, sığmazsın bu sevdayla, dünya sana dar. Ama dayan gönlüm dayan, dayan ki her gecenin bir sabahı var.”

Sözlerimi şöyle noktalamak istiyorum: Sayın Binali Yıldırım’ın,  Ulaştırma Bakanlığı koltuğuna yeniden oturacak olması, sektörün onun yokluğunda biriken sorunlarının çözümü için çok önemlidir. Otobüsçülerin yegâne beklentisinin bu olduğunu buradan bir kez daha vurgulamak istiyorum. Umuyor ve diliyoruz ki açıklanacak Bakanlar Kurulu’nda, Sayın Yıldırım’ı yeniden Bakan olarak görürüz. Hele bir de Prof. Dr. Mustafa Ilıcalı’nın parlamentoya girmesi, uzun zamandır kangren haline gelen sorunlarımızın çözümünde alabildiğine büyük önem arz ediyor.

 

01/11/2015

SANDIK KURTARIR…

Yaşadıklarımız ortada…

Demokrasi gemisi su alıyor. Yapılan hataların bedelini canımızla, kanımızla, yarınımızla ödüyoruz ne yazık ki…

Tüm bu sıkıntıların üstesinden gelmenin sadece bir tek yolu var.

Sandık…

Ülkemizi aydınlık yarınlara elbette siyaset kurumu taşır…

Lakin siyaseti iktidara kendisi taşımaz, sandık taşır, yani siz, biz taşırız.

Umarım ve dilerim ki, olup biten her şeyden şikayet edenler Pazar günü sandığa gitmiş ve oy kullanmış olsun.

Sonuçları ne olursa olsun, kime oy vermiş olursak olalım, bilelim ki demokrasiden başka çıkar yolumuz yok.

Biz bu yazıyı kaleme aldığımızda 1 Kasım’a iki gün vardı. Yani sonuçlarını bilmiyorduk. Ancak seçim sonuçlarını üç aşağı beş yukarı kestirmek mümkün. 7 Haziran’dan çok da farklı bir sonuç çıkmayacağı ortada.

Alınan sonuçlara göre, tek başına iktidar yine mümkün olmaz ise ve halkımız siyaset kurumuna koalisyon mesajı vermiş ise, 7 Haziran sonrası yaşananların tekrar etmemesi en önemli husustur. “Şununla koalisyon ortağı olurum, bununla olmam, onunla olurum ama…” diye uzayıp giden gerekçeleri artık duymak istemiyoruz.

Ekonomideki durağan görünüm, siyasi belirsizlikler, terör, burnumuzun dibinde kaynayan Ortadoğu’da yaşananlar hepimizin ortak kaygısı.

Bu kaygıları gidermenin bir tek yolu var. Uzlaşmak.

Kavgayla, kısır çekişmelerle, koltuk kavgasıyla, iktidar hırsıyla yapılan onca güzel şeyin heba olup gitmesini kim ister ki?

O halde liderlere ve onların kadrolarına sorumlu hareket etmekten başka bir yol kalmıyor. Allah korusun yaşanan bunca olumsuzluğa bir de ekonomik kriz eklenirse, olan yine bize olur. Patronu, işçisi, memuru aynı geminin içinde yol alıyor…

Gemi zaten su alıyordu, bir de batmaya kalkarsa, filikalar hepimize yetmeyecek, bu kesin. Kaostan beslenenlerin, ülkemizin iki yakasının bir araya gelmesini istemeyenlerin ekmeğine yağ sürmeden, vatandaşın sandıktan çıkan iradesi neyi gerektiriyorsa o yapılsın ve artık önümüze bakalım. Yeter bu kadar kan kaybettiğimiz.

Haftalardır bu köşeden, insan olmanın gereklerini, ayrışmanın değil birleşmenin, bir olmanın önemini anlatan yazılar kaleme alıyoruz. Sizlerden gelen olumlu tepkiler maksadın hasıl olduğuna işaret ediyor.

Vesayetle, onun bunun kayığına binerek bir yere gelinmeyeceğini herkes anlamış vaziyette. O halde sandıktan çıkan sonuca saygı gösterip, bir olmanın, iri olmanın, diri olmanın, dosta güven, düşmana korku salmanın tam da şimdi zamanıdır.

1 Kasım seçiminin ülkemiz ve milletimiz başta olmak üzere bütün dünyaya hayırlar getirmesini ve sonuçlarının aydınlık yarınlara ulaşmamıza vesile olmasını yürekten diliyoruz.

26/10/2015

Ne kadar insanız?

 

Kainatı, varlıkları, doğayı, yaratıkları, kendini ve Allah’ı düşünmek ve O’nun yarattığı varlıklardan, kainattaki eşsiz mükemmellikteki düzenden ders çıkarmak anlamlarına gelen  ‘Tefekkür’e küçük örnekler vermiştim geçen haftaki yazımda.

Meğer aynı hissiyata sahip, aynı düşünceleri taşıyan ne çok kişi varmış çevremde…

Ve aslında ne kadar çok gerekliymiş, kendimizle, “amasız, fakatsız” yüzleşmek…

Vicdan muhasebesi yapabilmek ve eğer muhasebenin sonucunda yüreğin serinse, yattığında “Ben kul hakkı yemedim” rahatlığı içinde uyuyabilmek ne kadar önemliymiş.

O zaman bu sorulara bu kez demokrasi anlayışımız üzerinden devam etsek fena mı olur?

Mesela evimizde, aile bireylerinin sesini ne kadar duyabiliyor, onların dediklerine ne kadar önem veriyoruz?

Sadece bizim dediklerimiz mi geçerli? Evladımız, eşimiz, anamız, babamız için “en doğru” olduğuna inandığımız şeyleri, onlar itiraz etse de sonuna kadar yapmakta neden direniyoruz? Onların da kendi doğruları olamaz mı? Onları da birer birey olarak görmekte neden zorlanırız?

Ya da, onları dinledikten sonra uzlaşma içinde bir senteze gidip, herkesin üzerinde mutabık kaldığı bir doğruyu hayata geçirmemiz, demokrasi anlayışımızdaki eksiklikler nedeniyle mi mümkün olamıyor?

Yoksa ev ekonomisinin motoru, üretici gücü olmanın dayanılmaz ve karşı konulmaz hırsıyla mı, en iyiyi ve “onlar için” de en doğruyu bizim düşündüğümüzden eminiz?

Mesela ne kadar insanız?

Kayserispor-Fenerbahçe maçında babasının kucağında sarı-laciverti formayla maçı seyretmeye gelen 4 yaşındaki çocuğun üstüne yürümemizin altında, karşı tarafın fanatik bir taraftarı olmamız yatıyor olabilir mi? Ve bu cevap, yapılan barbarlığı hafifletmeye yetiyor mu?

Rakip takımın seyircisine saldırmayı, dövmeyi, duruma göre öldürmeyi hangi ruh haliyle bu ülkenin ‘vaka-i adiye’lerinden biri haline getirebilmeyi becerdik?

Ne kadar insanız sorusuna bizden farklı düşünen, bizden farklı takımı tutan, bizden farklı etnik özelliklere sahip olan, ne kadar toleranslı olabildiğimiz gerçeğinden hareket ederek mi cevap bulabiliriz?

Aynen geçen yazımda yazdığım gibi;

Sahi kimiz biz?

Nereden geldik, nereye gidiyoruz, nedir bu kavganın, telaşın, hırsın, şehvetin nedeni?

 

Şehvetle karşımızdakine saldırmanın, ona ait olanı elde etmeyi amaçlamanın sebebi ne olabilir ki?

 

Sahi ne kadar insanız biz?

Bu soruya doyurucu bir cevap veremiyorsak eğer, sahi ne zaman yitirdik insanlığımızı biz?

19/10/2015

Kenetlenme zamanı

Hayat, bizim sesimizi duyuyor mu gerçekten?

Ne ekersek onu mu biçiyoruz sahiden?

Ya da sahip olduklarımızın hepsi bizim mi?

Dünya nimetlerinden faydalanırken, insanlığımızı yitiriyor muyuz yoksa?

Komşumuz açken, tok mu yatıyoruz acaba?

Bizi biz yapan değerlerimizi, hırsızlar mı çalıyor?

Nedir bu “hiç ölmeyecekmiş” gibi yaşama arzumuzun temelinde yatan dürtü?

Varlığın sonunun, hiçlik olduğunu unutalı kaç zaman oldu?

Bir fukaraya en son ne zaman yardım etmiştik?

Yolda kalmışı en son ne zaman menziline taşıdık peki?

Varlıktan, darlığa düşmüşe en son ne zaman el uzatmıştık?

Cahillerin arasında kalmış alim’i kurtarmak için ne zaman sıcak koltuğumuzdan kalkmıştık?

Bu hayatta bize bahşedilenler sadece bize mi ait?

Nereden geldik, nereye gidiyoruz?

Varlığı biliyoruz da, hiçliği ne zaman unuttuk acaba?

Bir olmanın, çok olmak olduğunu ne vakit anlarız?

Çocuklarımız, servetlerimiz, makamlarımız ve de paralarımız bize mutluluk mu azap mı getirecek?

Sahip miyiz, değil miyiz?

Sahi kimiz biz?

Nereden geldik, nereye gidiyoruz, nedir bu kavganın, telaşın, hırsın, şehvetin nedeni?

Ne zaman anlayacağız kim olduğumuzu, nereden gelip nereye gittiğimizi, var olmamızın nedenini, yaşam denen iki durak arası yolculuğun manasını?

Hiçiz aslında…

Ne varız, ne sahibiz, ne gücüz, ne kudretiz, ne kavgayız, ne öfkeyiz, ne azimiz…

Bugün varız yarın yoğuz…

Bu soruların cevabını biraz düşünün bakalım siz nasıl bir sonuca varacaksınız?

Şimdi Türkiye’nin son dönemde yaşadığı en kaotik dönemlerin birinden geçerken tam da bu sorgulamaları yapmanın zamanıdır.

Tam da insan olmanın,

Birbirimize sıkı sıkıya kenetlenmenin,

Bölünmenin, ayrışmanın değil,

Birleşmenin,

Bir olmanın zamanıdır…

Ekonomik Viagra hapları, şans eseri keşfedilen Ereksiyon Olamıyor Musunuz, iktidar artırıcı en iyi ilaçtır. Reçetesiz satılan Viagra bireysel bir ilaç olması düşüncesiyle üretilmiş olmalıdır, yani, arkadaşlarınıza veya iş arkadaşlarınıza tavsiye etmenizi gerektirmez. Gerekli Viagra dozunu almadan önce lütfen bir sağlık uzmanına danışın.

About Ulaştırma Dünyası